-
İnancın Anatomisi – تشريح الإيمان – האנטומיה של אמונה
Tanrı’nın varlığından ziyade, neden var olması gerektiğini hiç düşündünüz mü?
Düşsel bir ütopya/distopya olan Tanrı, bir tür sığınma evi gibidir. Psikolojik bir takım yansıtma durumu; benlik savunma mekanizmasıdır. Terminolojik adı ” Fantasy Formation ” diyorlar psikologlar.. Birey olumsuz bir takım olaylar sonrası, hayal kurma ve hayallerinden destek alma, sığınma gibi eğilimler gösterir. Bu eğilimler, bireyin kendini olduğundan daha güçlü tahayyül etmesi ile sürer. Uzun süre zarfında benliğin bir parçası olan bir ego durumunu alır. Toplumsal olarak görülme ihtimali vardır. Mümkündür.
Tanrı’nın kendisine inanan bireyde ki yaptırımı, doğal sistemdeki insan ilişkilerini büyük oranda etkiler. Bu süreçte; ikili ilişkide ki birey, ilişkinin arasına bir başka karakterin girmesine genellikle izin vermez. Aksi taktirde, yarattığı sanrının büyüsü bozulabilir/zayıflayabilir korkusu temelde yer almaktadır. Bu yüzden bu ilişki içerisindeki en önemli etmen tam teslimiyettir. Dolayısı ile yerleşen bazı saplantılar, kişisel Tanrı güdüsünü destekler. Korku ve sığınmanın verdiği etki, dogmatik bir kölelik anlayışı getirir ki bu ortaçağa özgü sofistike bir kitle uyuşturucusu olan Skolastik anlayıştan farkı yoktur.
- Tarihte Tanrı İmgesi – صورة الله في التاريخ - תמונה של אלוהים בהיסטוריה
Tüm diğer toplumlar gibi, şu anda var olan toplumlar da tarihte bir rol sahibidir. Mümkün mertebe, her unsuru değerlendirmeye çalışacağım.
İnsanlık her çağda farklı inanç biçimlerinin kölesi olmuştur. İlk çağ dönemlerinde toplumlar; şamanizm, totemizm, animizm vs. gibi ilkel biçimli teolojik anlayışlara sahiptiler. Genel olarak ortaya çıkan Tanrı tasavvurları, insan temel ihtiyaçlarının sorumluluğu ekseninde şekillenmiştir. Uygarlık öncesi bu inanışlarda Tanrı’lar iyi ve kötü hallerde ve farklı vücutlarda yahut doğal durumlarda baş gösterebiliyorlardı. Zira ilkel toplumların yaşam güdülerinin ihtiyaçlarını direk doğadan temin etmelerinden, Tanrı’larının da genellikle doğal olayların/olguların sorumluluğu ekseninde ortaya çıkmasını sağlıyordu.
Tanrı varyasyonları, kendini değişik biçimlerde göstermekteydi. Toplumlar kendi örf ve adetlerine özgü imgeler ile bütünleştirip canlandırdığı Tanrı’ları ile yaşıyorlardı. İlkel çağların Tanrı zenginliği de buradan kaynaklanmaktaydı.
Kuzeyin Tanrı’ları, Ortadoğu Mistik Tanrı’ları, Atlantik Tanrıçaları ve Oğulları: Devler(Cyclop), Sibirya Doğal Element Ruhları ve Devleri, Afrika Ruhları ve Tanrıları, Asya Tanrıları ve Mistik Hayvanları, Helenistik Tanrı ve Tanrıçalar, Mısır Animistik Tanrıları ve Tanrıçaları, Mezopotamya Tanrıları ve Oğulları, Hint Kutsal Ruhları ve Tanrıları, Avustralya Ruhları ve Kutsal Hayvanları, Amerika Ruhları ve Tanrıları..
Bunca zenginliğin cevabını birkaç maddede özetleyebiliriz;
- İletişim Zorluğu
- Yerel Kültürler
- Evrimsel Sürecin Farklı Etkileri
- Tarihsel Varyasyonlar
- İnsan İlişkileri ve Hikayeleri
Ortaçağa giriş sürecinde, toplumlar yeni seferler ve keşifler ile, farklı toplumlarla olan birleşkesinde, yeni inançların türemesine ve bazılarının metamorfoza uğrayarak yeni inanış şekilleri türetmesine olanak yarattı. İmparatorluklar kurulması ve büyük toplumların yaratılması esasında, bu bu inanış biçimleri beraberinde bir takım felsefi sorularıda getirerek, yeni köklü dogmaları uyandırdı. Ortaya çıkan yeni akımlar, kişisel menfaatler ekseninde indirgenerek, yeni spontan fikirler ortaya attı.
Neticede bunca yılın kültür ve inanç zenginliği, populasyonun artışı ve iletişimin zenginliği ile daha merkezi, monoteistik inancı destekledi. Evrimsel mekanizma, kişisel destek ve öngörü ile büyüyerek, “semavi dinleri” ortaya çıkardı..
Bu Dinleri temsilen “Peygamberler” ortaya çıktı. Kişilik olarak ele almayacağım bu kişilerin, monoteistik inancın en büyük temsilcileri olması ise, toplumsal bazda yeni imgeler ve kurallar bütünü olan “Dinlerin” doğmasına yol neden oldu.
Bir önceki kültür kurallarını da içerisinde bulunduran bu “Semavi Dinler” daha çok, kümülatif inançlar bütünü olarak varlıklarını sürdürmektedir.
Çok Tanrı’lı dinlerin evrilip, Tek Tanrı’lı dinlere indirgenmesi veya materyallerinin bir kısım görev olgularına adaptasyonu gibi evrimsel süreci ortaya koydu.
Netice de; tarihde ki tüm Tanrı’sal olgular, bir şekilde, evrimsel süreçte varlıklarını değiştirmiş de olsalar, devam edebilmeyi başarmışlardır. Bu ise Semavi Dinleri alt fraksiyonları olan “Mezhepleri” ortaya koymuştur.
- Tanrı ve Birey İlişkisi – العلاقة بين الله والأفراد – מערכת היחסים בין אלוהים ואנשים
Tanrı ve Birey ilişkisini Baba ile Oğul ilişkisine benzetebiliriz. Çoğu inanış biçimlerinde ki figürleri göz önünde bulundurursak, ceza-ödül, esirgeme-salıverme, bağışlama-cezalandırma, koruma-korkutma gibi öğeler, sevgi, şefkat, beğeni, kollama gibi anaç özelliklerden daha ön planda olduğu görülür. Bu ise çağlar boyu Tanrı figürlerinin erkek karakterlerde görülmesini anlatır. Erkeklik figürü, kişide daha çok gücü sembolize ettiğinden, birey Tanrı imgesinin altında, korku ile gelen saygıyı besler. Bu ilişki Negatif İlişkidir (Zayıf/Geçersiz). Gerçeklik algısını bloke eden bu negatif ilişki, kişinin benliğinde aşırı durumlarda, tahribat ve/veya bastırılmış benlik tepkilerini (dışavurum) ortaya çıkarır. Genellikle suça olan eğilim, inançlı kimselerde daha çok görülür. Bir tür savunma güdüsü ile cahil kimse “Tanrı’nın Kutsiyetine” sığınarak, kendince yorumladığı doğrularla, deyimi yerindeyse, Tanrı’sına kendisini teslim eder.
Tanrı’sal yaptırım kişiden kişiye farklı yorumlanabildiğinden, her birey hayatının farklı tutku/eğilimlerini, farklı yollarda tatmine eder. Evrimsel sürecin durumunu etkileyen bu unsur toplumsal tetiklemeyi yaratır. Nesilden nesile aktarılacak olan dogmatik zinciri oluşturur. Bazı kısım dinlerde mezhep farklılıklarının temelini oluşturan yorumlama metodları, mezhebe dahil olan bireyin zihninde, temel Tanrı figürünü yansıtmayabilir. Bu ise binlerce farklı Tanrı imgesinin türeyip, bir tür toplumsal inanç yozlaşmasını getirir.
Sonuç olarak, Tanrı kavramı kişisel zayıflıkların örtülmesi yahut bir takım öğretiler ile bastırılmasıdır. Bazı kısım sözde “Alimler” ise insani dürtüleri törpüleyip, bireyi Tanrı yolunda kazandırmak amaçlı farkında veya olmaksızın, toplumdan ve sosyolojik bütünlüklükten koparıp, cahil ve yobaz bir ham zihin oluşturabilir.
Tanrı’nın bireye olan yaptırımlarının temelini oluşturan korku ise, kendisini bir sonraki nesile aktaracak olan terminal dogma bütününü oluşturur. Bu sistem içerisinde yetişen yeni nesil bir zihniyet, yaptıklarının tümünü Tanrı’ya atfedip, kendi kişisel şehvet ve arzularının baskısını farklı kişilik bozuklukları ile dışa vurabilir. Toplumsal temelin sorunlarında biri olan cahilliğin temeli budur.
- Akılcılık ve Tanrı – العقلانية والله – רציונליזם ואלוהים
“Yeter artık uslu ol evladım!” Bu deyişi umarım hepimiz hatırlıyoruzdur. Küçüklüğümüzde sevgili annelerimizin bizlere haylazlıklarımızda çokca kullandığı bir cümledir.
O halde “Uslu olmak gerek!”
Birey üzerinde yaptırımlarının ne tür sonuçlara varacağını incelediğim, Tanrı’sal ilişkinin, kişinin akli dengesi üzerinde ki etkisini irdeleyeceğim.
Akılcılık ile alınan yolun uzunluğu ne derece yorucu olabilir? Eğlenceli olması beklenemez belki ama çözümsüzlükler ve karanlıklar içerisinden geçmeyeceği kesindir..
Şöyle tarif ediliyor akılcılık; “Bilgi deneyiminden değil, zihinden ve zihindeki doğuştan varolan kavramlardan türer..”
Zaten doğuştan akıl ve yargı sahibi olduğumuza şüphem yok!
Varsayalım ki sonradan edinimliyoruz..
Hayat sizce de çekilmez derecede zorlu olmazmıydı?
Uzun lafın kısası; Akıl bizde zaten var olan bir kavram ve ölümümüze dek ki eğer yitirmez isek, bizimle kalacak olan bir rehberdir..
“Aklın yolu birdir!”
Tanrı nerededir? Kimdir? Ne yer ne içer? Nasıl oldu? Neden var? Nedne var olmalı? gibi basit ve iredeleyici sorular ile başlamak mümkündür.
Yaratılmak! yoktan, yani hiç birşeyden, hiçbir materyal ve yahut model olmaksızın, bir anda ortaya çıkıvermek!
Aklınız almıyor ama kabul ediyorsunuzdur.. (Teistlere)
Sebebi; sizden öncekiler ve toplumun büyük kısmı buna inanıp kabul ediyor olması mı?
Kendinize dürüst olun!..
Cennet ve cehennem gibi Ütopya ve Distopyaları bir kenara bırakın. İşte burada devreye sokacağınız, “Özgür İradenin” gücüne tanık olun.
Kendinize sorun bakalım; Tanrı hayatımıza hiç girmemiş olsaydı eğer..?
Sizce de yaşam devam etmezmiydi?
Bilim ve medeniyet ilermezmiydi?
Yeni bir sevgili bulamazmıydınız?
Yemek yiyemezmiydiniz?
Tuvalete gidemezmiydiniz?
En basiti; Oturup veya nefes alamazmıydınız?
Bunlar akıl ve beynin kümülatif (ortakça) çalışmalarından ibarettir. Tanrı olmadan da yapılabiliyor ki zaten tanrı ile alakaları yok. Tamemen akli karar mekanizmaları ve iradesel seçimler doğrultusunda hareker ediyoruz.Tanrı bunun neresinde?
O zaman şöyle soralım;
Aklımız olmasaydı eğer?
Tüm bu önceki soruları tekrar sorunuz kendinize.. Ne kadar rezil ve bağımlı bir hayat tablosu karşınıza çıkıyor değilmi?
Medeniyetin ilerlemesinden ziyade oturup kalkmak için gereken otonom hareketi bile sağlayamayacaktır beynimiz. Kısacası kötürüm olmaktan bahsediyoruz burada. Kaldı ki binlerce insan bu durumda..! Tabii ki özgürlük ve iradeden bahsetmiyorum bile..
Akıl bize; doğruyu seçme şansı, karar verebilme yetisini, düşünme mekanizmasını sağlar. Basit otonom hareketleri yönetim insan gibi yaşamamızı sağlar en basit deyimi ile..!
Aklı çıkarıp Tanrı’yı koyalım yerine.. Nerede özgür irade? Doğru/yalnış seçebilme mekanizması? Düşünsel Yeti? Her dakika Tanrı’nın “ilahi dokunuşları” ile hareket etmek zorunda kalırdınız belki de..
Gülebilirsiniz bu kadar basit anlatım tarzına. İşte akıl bu kadar kolay ve büyük derecede önemlidir hayatımızda.. Tanrı ise karmaşıktır, anlaşılamaz, çünkü anlatılamaz. Anlayamadığımız bir varlığın, keza algıyamakta bile zorlandığımız bu varlığın, hayatımız üzerinde güç sahibi olduğu düşüncesi ne derece akıllıca?
Aklın görülemediği, fakat inanıldığı tezi ortaya atılabilir. Lakin görülmemesine karşılık, zihinsel aktiviteler, hormonal tepkimeler ve matematiksel ifadeler ile ölçülebiliyor, kavranabiliyor ve elle tutulur istatistikler ile ispatlanabiliyor. Kısacası “görülebiliyor”..
Fakat Tanrı? Ölçülünebilirmi? Kavranabilirmi? İstatistiği varmıdır? Kısacası “görülebilirmi?” herhangi bir somut vaka ile..
Akla ziyan sorular ile saldırmak pek akıllıca değildir..
Tek sorum var; Tanrı neden var olmalı? Gayet “akıllıca” değil mi?
Kısaca ben cevaplayabilirim;
Doğa, Kainat düzeni, Anatomi, Kutsal kitaplar, Mucizeler, Hayvanlar-Bitkiler, Duygular..
Ve bu cevaplara akıl yolu ile cevaplar daha vereyim;
Evrim, Keppler teoremi, Tıp-Cerrahi, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, Determinizm, Zooloji-Botanik, Nöropsikiyatr-Nöroloji..
Hangisi akıl dışıdır da Tanrı’saldır?
Kati bilgilerin (dogmalar) aklınızda kesin yer tutmaları büyük çoğunluğun aynı teoriye inanması, onu geçerli kılmaz, kaldı ki bunca karşıt teori var iken!
Şöyle özetleyebilirim;
Tez: Tanrı vardır, Eminim!
Antitez: Uçan Spagetti Canavarı vardır, Eminim!
Sentez: İkiside “Hayal Ürünüdür!” Çünkü akıl dışıdırlar..
Aklınız ile tartıp yargılayınız lütfen..
Akıl mutlak bilimdir, onun yolunda eminim birçok karanlığı aydınlatıp, cevapsız sorularınıza çözüm alabilirsiniz.
- Tanrı akla sığmaz, çünkü Metafiziktir! (Fizik Ötesidir!)
- Tanrı akıllı değildir, çünkü dinleri ve kitapları yolladığı iddia ediliyor, ki çelişkili ve kusurludurlar..
- Tanrı akıl değildir, çünkü akıl doğuştan varolan kavramlar ile türer. Dolayısıyla Tanrı da aklımızdan türediği için aklın aklı olamıyacağı kesindir.
” Bugüne dek varlığa karşı, en büyük itiraz neydi? Tanrı.. ” der Nietzsche..
Tarih sürecinde; varlığı hep sorgulanan ve akıl ile bağdaşmadığı konusunda fikir yürütülen en büyük fikir paydasıdır Tanrı. Tanrının inananları tarafından, yargılanan ve olumsuz tepkilere maruz kalan binlerce düşünür, bilim insanı ve diğerlerini düşünün..
Bu derece sorgulanabilme kapasitesi taşıyan bir olgunun gerçekliği/doğruluğu hakkında öne sürülen kanıtlar ne kadar doğrudur, şüpheli bir durumdur.. Nitekim onca insanı aptallık ile suçlarsak, orantılı karşı tez kullanarak; doğru önerme metodu ile, inançlı kimseleri de aynı düzlemde aynı konuma denk getirebiliriz. Çünkü varlığı/yokluğu hakkında bunca spekülasyonlara meydan verebilen, ki eğer varsayalım ki gerçekse; bunlara müdahale edemeyecek kadar zayıf olduğu gerçekten şüphe götürmez bir gerçektir.
” Tanrı, mahvetmek istediği kişinin önce aklını aklını alır. ” diyen Euripides; bize aklın yerini ve konumunu Tanrı’ya rağmen vurgulamak istemiştir.
Aklın özgürlüğünü reddeden Tanrı inancı, aklın sahibinden, mantığına rağmen tam teslimiyet bekler. Kişinin koşulsuz bağlılığından beslenen, bağımlı egoist Tanrı; inançlıyı kölesi konumuna koyarak, sadist güdüleri, zayıflıklardan temel alarak ona inanan ve teslim olmuş bireyi köleleştirmekte kullanır. (Tanrıyı, nesnel ele almamda ki sebeb, ona yükleyeceğim sorumluluğu iyi ifade edebilmekte kullanmak oluyor.)
Vahşeti, tecavüzü, homoseksüelliği, cinsiyet ayrımcılığını, köleliği ve daha benzeri bir çok konuda yaptırımı hak görüp, “Din Öğretisi” adı altında aklar. (Bu kişide bastırılmış benliğin dışa vurumu sonucunda, kişilik bozukluğuna yol açan bir durumdur.)
Sonuç olarak kişisel bir ayetim ile yazımı bitiriyorum..
De ki; Ben onlara tüm kötülüklerin yaratıcısı olan mutlak rabbinizin, siz koyunlarını iyilik ve akıldan münezzeh tutacağına şahidim. Şüphesiz o en temel sorundur.
Kâfir/1.