Kur’an-ı Kerîm Geniş Analizi – 3

Bakara/256: Dinde zorlama yoktur.

Tevbe/5: .. Müşrikleri, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün..

Yukarıda ki ayetlere göz attığımda ilk göze çarpan nokta, ikisine bu kadar tezat bir durum teşkil eden iki kutsal (!) söz. Muhammed’in neden bunları kur’an’a koyduğunu ise ancak şu yolla açıklamak mümkündür sanırım; günlük siyasi gereksinimleri gereği bu tür tepkileri kutsal (!) vecizeler halinde kutsal (!) kitabında yayınlamasıdır.


En’am/125: Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslamiyet’ e açar. Kimi de saptırmak isterse kalbini dar ve sıkıtılı kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında kılar.

A’raf/178: Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır.

Zümer/22: Allah kimin kalbini İslam’ a açmışsa, o Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allah’ı anmak konusunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler.

Nahl/93: Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, ama o istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden andolsun ki sorumlu tutulacaksınız..

Ayrıca bakınız: Fatır/8, Müdessir/31-42 vb..

Secde/13: Biz dileseydik, herkese hidayet verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair benden söz çıkmıştır.

Hud/118-119: Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayrılıktadırlar; esasen onları bunun için yaratmışızdır. Rabbinin, andolsun ki hep insan ve cinlerle dolduracağım, sözü yerine gelmiştir.

A’raf/179: Andolsun ki biz cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır.

İlk üç ayet ve son üç ayet gereğince ortaya çıkan vahim sonucu alenen görmekteyiz. Kur’an’ın Tanrısı sırf cehennemi doldurup yakmak için keyfi olarak hareket ettiğini itiraf etmektedir. Nedendir ki şu soru akıllara gelmekte; madem dilediğinin kalbine imanı ve islamı doldurabiliyorsun ve onu cehenneminden alıkıyorsun da, neden diğer insanlara aynı muameleyi yapmıyorsun? Sanırım kendine verdiği sözü tutmak için, cehennemine odun lazım olsa gerek..özgür iradeden bahseden Kur’an burada çuvallamış oluyor. Tanrının iradeye kadri yetebiliyorken, bazılarını sırf cehennem dolsun da yansın diye bilerek imansız ve kafir (!) bıraktığını burada itiraf etmekte. Demek Tanrı bilerek insanları ayırıyor ve ayırdığı bu insanlar arasında savaşmalarını ve ayrılıp bölünmelerini istiyor.


Tevbe/28-29: Ey iman edenler! Allah’a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.

Zuhruf/32: Dünya hayatında ki geçimlerini aralarında böldük ve bazılarını, bazılarından üstün kıldık.

Bu mantıkla hareket edersek, İslam/Kur’an’ın Tanrısı sadist bir mazoşisttir. İnsanları keyfi olarak bölüyor ve savaşmalarını emrediyor, o da yetmiyormuş gibi böldüklerinden kötü olarak ayırdıklarını cehennemine tıkıyor. Göz yaşartıcı bir adalet ve bir sevgi doğrusu..


Dikkatli bir göz ile görülebilir ki, Kur’an, insan yaşamının ger yönünü, her konuda ki hükümleri ile çelişkilere boğar. Bir yandan kişi varlığına değer verirmiş gibi görünürken, diğer yandan kişiyi kul kertesine ( “ben sizi ancak bana ibadet edesiniz diye yarattım” ) indirir. Bir yandan hürlükten söz ederken, diğer yandan hak ve özgürlük kavramları ile olan konuları, örneğin kölelil kurumunu (Nahl 24/25) doğal olarak görür. Bir yandan kadına değer verirmiş gibi görünürken, (Kadının erkek üzerinden hakkı vardır..), diğer yandan onu “aklen ve dinen dun”, şahitlikte ve miras paylaşımında erkeğin yarı değerinde ve her halükarda erkeğin egemenliği altında ki bir yaratık olarak tanımlar. Bir yandan hoşgörü yanlısı gibi görünürken, diğer yandan kendi emirlerine uymayanları, “kafir” ve “cehennemlik” sayarak ve daha nice olumsuz sıfatlar ile anarak, hoşgörüsüzlüğün en katı şekli ile itham eder.

Al-i İmran/85: Kim İslamiyetten başka bir dine yönelirse onun ki kabul edilmeyecektir.

Şeklinde ki hükümlerden tutunuz da, müşriklerin (putperestlerin) öldürülmeleri gerektiğine (Tevbe/5) ya da,

Enfal/12: .. Artık onların (kafirlerin) boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın..

Şeklinde yok edilmelerine ya da Yahudilere ve Hristiyanlara karşı ” Hak dinini (İslamı) kabul etmelerine kadar ” savaş açılmasına ve İslamı kabul etmedikleri takdirde ” cizye ” (kafa parası) alınmasına varıncaya kadar dehşet saçan tehditler vardır.

Bu vesile ile anlamış olduğumuz kadarını irdeleyip, Kur’an’a tekrar göz atmamız ve sonuçlarını eleştirel akıl süzgecinden geçirip, tartmamız faydalı olacaktır.

2 Yorum

Kategorisi Araştırmalarım

İslam İbadetleri Kabul Edilen Uygulamalar ve Gerçeklikleri

Görülesi Bir Araştırmayı Sizlerle Paylaşıyorum.. Alıntılama Yaptım ve Bir Kısım Yerlerini Tekrar Düzenledim.

Putperest İbadetleri

Ayinler, namaz, oruç, hac, kurban, sünnet, takı, tütsü ve büyüler, ilahiler ve şiirler, sembol ve dövmeler…Tanıdık geldi mi?
Putperestlik, Farsça kökenli bir sözcük olan put sözcüğünden türemiştir.

Tanımı şöyledir: Bazı ilkel toplumlarda doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne, tapıncak, sanem, fetiş.

Putperest İbadetleri

Buradan yola çıkarak putperestlik tanımını; doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne tapımı, olarak yapabiliriz.

Putperestlik farklı şekillerde tanımlandığı ve farklı çeşitleri olduğu gibi aynı zamanda paganizm ile denk biçimde kullanılmıştır. Fakat paganizm ve putperestlik farklı anlamları içerir.

Paganizm, Latince paganus yani kırsal sözcüğünden türemiştir. Roma dönemi şehirlerde yayılan Hristiyanlığın köylüleri etkileyememesinden dolayı Hristiyanlık dışında kalan inançlar pagan olarak adlandırılmıştır. Günümüzde İbrahimi dinlerin, diğer inançlara verdiği genel isim olup politeizmi, çok tanrıcılığı ve putperestliği kapsar.

Bu başlık altında paganizm ve putperestliğe ait adet ve ibadet şekillerini ele alacak, özellikle İslam öncesi Arap putperestliğinden örnekler vereceğiz.

1- Ayinler

Kutsal ve özel günlerde genellikle mabetlerde toplanan putperestler geleneklerine göre çeşitli gösterilerde bulunur, ilahiler söyler, toplu ritüeller yaparlar. Ateş üzerinden atlama ya da ateş üzerinde yürüme, vücutlarına şiş batırma bu gösteri örneklerindendir. Kutsal bir puta, geçmişteki kutsal saydıkları kişiden kaldığına inandıkları bir nesneye saygı gösterisinde bulunur, etrafında döner ya da koklayıp öperler. Yıllık ayinlerin dışında mevsim başlarında, özellikle ilkbahar ve sonbaharda yapılan ayinler de vardır.Belirli günlerde güneş ve ay festivalleri yapılır.Türlerine göre ayinlerde kutsal saydıkları sudan içer, kutsal saydıkları yiyecekten yerler. Dualar eder, dileklerde bulunurlar.Putperestlerin bu ayin adetlerinin İbrahimi dinlere de geçtiği görülmektedir.Noel kutlamaları Mitra paganlarından geçmedir.Putperest Arapların yevmül Arabu dedikleri cuma toplantıları, kandil geceleri, aşure günleri, cem ayinleri pagan kökenlidir.

2- Namaz

Putperest ibadetlerinden biri namazdır.Namaz, güneş kültünün ritüellerinden biridir ve Hint kökenli bir ibadettir.İslam öncesi Araplar da namaz kılarlardı. Günümüzde Hindular da namaz ritüellerini devam ettirirler. Sansktitçe “Surya” güneş Namaskara” ise selamlama veya bağlantı demektir. Böylece “Surya Namaskara” ‘güneşle bağlantı’ anlamına gelmektedir. Surya Namaskara, bedende akan güneş enerjisinin canlandırma tekniğidir. Arap putperestlerinin namaz kıldığı Kur’an’da yazılıdır.

Enfal-35. “Ve ma kane salatühüm ındel beyti illa mükaev ve tasdiyeh fe zukul azabe bi ma küntüm tekfürun.” Bilindiği üzere Arapça’da salat namaz demektir.” Onların Kabedeki namazları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. Küfrünüzden dolayı azabı tadın.”

Namaz törenlerindeki ıslık ve alkışlar nedeniyle putperestlerin kıldığı namaz eleştiriliyor. Putperestler de günde 5 vakit namaz kılarlardı.

Şaharit namazı – sabah namazı
Musaf namazı – öğle namazı
Minha namazı – ikindi namazı
Neilat Şerarim namazı – akşamüstü namazı
Maarib namazı – akşam namazı

Kaynak;  Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405;  Doç.Dr. Ali Osman Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanifilik, s.117; Epstein, Judaism.

Kuran’da geçen namaz vakit sayısı 3 olmasına rağmen 5 vakit kılınıyor olması zamanla putperest döneme dönüldüğü şüphesi taşımaktadır. Aynı şekilde abdest de putperestlerde vardı. Cünup olunca boy abdesti alırlardı. (İbn-i habib, Muhabber)

3- Oruç

Güneş kültüne sahip putperestlerin ibadetlerinden biri de oruçtur.Namaz vakitlerini güneş zamanlı ayarladıkları gibi oruçlarını da güneşin doğuş ve batışına göre ayarlarlardı. Orucun başlangıcı bile İslamiyet’teki gibi ay’a göre tespit ediliyordu. Tıpkı, bugünkü müslümanlar gibi, ay’ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik) İslamiyet öncesi arap paganlarının ilginç gelenekleri vardı. Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke’ye Hacca gidip Kabe’nin etrafında yedi kez dönerler, “Kara Taş” ı ( Hacerül Esved) kutsal sayar onu öper ve günde dört veya beş vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı. ( Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam, Beliefs And Observances, Caesar E. Farah) Aişe anlatıyor: “İslam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı..(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.) Sabiilik, yıldız kültüne sahip bilinen en eski pagan dinidir. İlginçtir ki Sabiiler de 3 vakit namaz kılar ve 1 ay oruç tutarlardı. Farz orucun dışında nafile oruçlara da sahiptiler. (İbn Nedim, El Fihrist, s. 442-445) Kuran’da önceki toplumlarda da orucun olduğu yazılıdır: Bakara-183. “Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.”

Eski Çağ dinlerinde, özellikle, rahiplerin Tanrılara yakınlaşmaya hazır olmalarını sağlamaya yarayan bir yoldu. Helenistik Dönemin inançlarına göre, Tanrılar bir takım kutsal öğretileri ancak oruç tutan kişilere vahiy yoluyla gönderirlerdi. Bazı eski kültürlerde ise oruç, öfkelenen Tanrıları teskin etme gibi amaçlara yönelikti. Sibirya Tungu şamanları ise, ruhlarla ilişki kurabilmek için oruç tutarlardı. Bütün dinlerde, belirli zamanlarda oruç tutma geleneği vardır. Budha rahipleri, yine belirlenmiş günlerde oruç tutarak günahlarını itiraf ederek, arınacaklarına inanırlar. Hindistan’da Sadhular yine günahlarından arınmak için oruç tutarlar. Çin’de göksel Yang ilkesinin başlamasından önce belirli bir süre oruç tutulur.

4- Hac

Önce Diyanet forumdan bir alıntı yapalım: Çeşitli Dinlerde Hac
Hac ibadeti pek çok toplumda bulunmaktadır. Japonlar, ataları Güneş’in, bir gün, hâlen kendilerinin üzerinde ikamet ettikleri adaya inip çevrede dolaştıktan sonra tekrar göğe hareket etmiş olduğunu düşünürler. Atalarının kendilerine bahşetmiş olduğu bu şerefin hatırası olarak Japonlar, yaya olarak aynı güzergâhı izlerler ve bu onların haccı olmaktadır.

Hindistan’ın Hinduları başka bir hac telakkisine sahiptirler. Tanrı görülmediğinden, ona tanzimde bulunmak için ilâhî yaratıcı gücün en büyük tezahürlerinin ortaya çıkmış olduğu yerleri, ziyaret etmek gerekir. Ganj, en önemli nehirdir. Himalayalardan Bengal Körfezi’ne kadar kıtayı sular ve hatta denize açıldığı bir kayadan çıkan Ganj’ın kaynağını ziyaret etmek için yolculuk yapmak Hinduların en önemli haccıdır. Ganj, Alfahabad yakınında, diğer bir büyük nehir olan Jumma ile birleşir ve bu birleşme yerinde bilhassa ay ve güneşin tutulmaları gibi özellikle önemli vakitlerde yıkanmak da, Hindu dininin en büyük haclarından biridir.

Gotama Budha, kendi dinin vahyini bir yabani incir ağacı altında almış olmakla meşhurdur. Önce bu ağacı, sonra da bu kutsal ağacın eskiden varolduğu yeri ziyaret etmek Budistlere göre haccın konusunu oluşturmuştur ve oluşturmaya devam etmektedir. Bir dinin ermiş kurucusunun doğum yeri, onun defnedildiği yer, bir mucizenin meydana geldiği yer, çeşitli toplumlara göre yeryüzünün farklı bölgelerinde hac yapılmasının sebeplerini oluştururlar.

İslam öncesi Araplar’ da Kabe putperestlerin en kutsal mabediydi ve bölge halklarının hac mekanıydı. Kabe eldeki kanıtlara göre İbrahim peygamber tarafından mö 800 lü yıllarda yapıldığı bilinmektedir. Ayrıca Kabe hiçbir zaman Yahudiler ve Hristiyanlar tarafından kutsal sayılmamıştır. Tevrat ve İncilde Kabe ile ilgili tek bir ayet dahi olmaması bunu kanıtlamaktadır. Kabe MÖ 800 lü yıllardan sonra putperestler tarafından Allahın evi olarak anılmaya başlanmıştır. (A Guide to the contents of Quran Faruq Sherif, Reading, 1995, pgs. 21-22., Muslim) Putperestler Kabe etrafında 7 kez tavaf yaparlardı. Kureyş dışından gelen Bedevi putperestler tavafı çıplak olarak yaparlardı. Putları ziyaret, Hacerül Esved taşına el sürme ve öpme, Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelme, şeytan taşlama hac ibadetinin en önemli ritüellerindendi.

” Putperestlerin hac sırasında hep bir ağızdan yaptıkları telbiye de aynen şöyleydi:

Lebbeyk allahümme lebbeyk.
La şerike leke illa şerikun huve lek.
Temlikuhu ve ma-melek “

5- Kurban

Kurban Hinduizm’de çok önemli bir yere sahiptir. Tanrılara sunulan her şey kurbandır. Hinduizm’de yaygın olan kansız kurbanlardır. Ancak yaz ve kış gün dönümleri münasebetiyle kanlı kurbanların da Tanrılar’a sunulduğunu görmekteyiz. Bu kanlı kurbanların en büyüğü ve özel bir tören gerektireni “Soma” kurbanıdır. Soma’da keçi ve inek gibi hayvanlar kurban edilir. Tanrıların öfkelerini teskin etmek maksadıyla sunulan bu kurbanların yanında, özel hediyeler de Tanrılara sunulmuştur. Hinduizm’de sunaklarda en iyi hayvanların kurban edilmesi ve etlerinin iyi kısımlarının yine burada bulanan ateşlerde yakılma geleneği vardır. Hinduizm’in bir özelliği de ölmüş kişiler için kurban kesme şartını getirmiş olmasıdır. Hinduizm’e göre, ölüler kurbansız aç kalırlarmış.

Eski çağlarda insan kurban edilmesi, bir nevi temizlenme ve sihir vasıtasıydı.  Ailenin ilk çocuğu Tanrı’ya ait kabul edilir ve kurban edilmesi gerekirdi. Mısırlılar ise köpek başlı olarak tasvir ettikleri insanlara “Ani” diyorlar ve onları “Ay Tanrısı” na kurban olarak sunuyorlardı.
M. Eliade, Anadolu’da özellikle ilk çağlarda hasat mevsimi dolayısıyla yapılan insan kurbanı ve kafa kesme ayinlerine örnek olarak Frigyalılar’ı ele alır.
Frigyalıların yüzyıllar önce hasat zamanında insanları, başlarını kesmek suretiyle kurban ettiklerini, hatta elde mevcut delillere göre, o zamanlar bu âdetin Doğu Akdeniz’in her tarafında yaygın olduğunu kaydetmektedir.
İslam öncesi Arapların da eski dönemlerde Sabah Yıldızı’na daha doğmadan büyük bir acele ile insan ve beyaz deve kurban ettikleri, yine önemli putlardan Uzza’ya, oğlanlarla, kızların ve esirlerin de kurban edildikleri ileri sürülmektedir. Yakın dönemde ise insandan vazgeçilmiş, hayvan kurbanına geçilmişti. Putlara özel kurban kestikleri gibi genelde Safa ve Merve tepelerine dikilmiş kayadan putlara kurban keserlerdi. Bu kayaların biri İsaf, diğeri Naile adlı puttu. İsaf ve Naile iki sevgiliydi ve Kabe’nin kutsallığını kirlettikleri için öldürülmüş, daha sonra efsaneleşerek kutsallaştırılmışlardı. Araplar, putlara adak da adarlardı. Dilekleri gerçekleştiğinde, önemli işlerinde ve uzun seyahatlerinde adak keserlerdi. Adaklarının çoğu da ilk çocuklarının erkek olması içindi.

6- Sünnet

Sünnet, yazılı tarihten önce başlamıştır. Antropologlar sünnetin başlangıcı hakkında görüş birliğine varamamıştır. Sünnetin tarihini M.Ö. 15.000 yıllarındaki taş devrine kadar götürenler varsa da Antropolog Ashley Montagu’nun da savunduğu gibi 6.000 yıl önce antik Mısır’da sünnetin varolduğu kesinleşmiştir. Eski mısır piramitlerinde bulanan bazı mumyaların sünnetli oldukları görülmüştür. Tarih boyunca mısırlılar, Yahudiler ve Babillilerin sünnet adetine sahip oldukları tespit edilmiştir. Sünnet, Pagan geleneğinin tek tanrılı dinlere uzantısıdır. İslam öncesi putperestler de sünnet adetine sahiptiler. Putperest Araplarda hem kadın hem de erkekler sünnet edilirdi. Erkeğin sünneti için “hıtan” kadınların sünneti için “hafd” kelimesini kullanmaktaydılar. Ancak “el-hıtanan” ifadesi sünnet edilen yer anlamına hem kadın hem erkek için müşterek kullanılırdı. Hadislerde Muhammed’in, halifelerin ve ashabın sünnetinden bahsedilmemesi, onların zaten putperest adeti gereğince sünnetli olduklarını gösterir. Kadın sünneti sadece putperest Araplarda değil, eski Mısırlılarda da mevcuttu. Mısır’da yapılan arkeolojik kazılarda bulunan bazı kadın mumyalarının sünnetli olduğu belirlenmiş, kadın sünnetinin nasıl yapıldığı M.Ö 1600’lü yıllardan kalan duvar resimlerinde detaylı bir şekilde tasvir edilmiştir.

Bu, kadın sünneti geleneğinin kökeninin çok eski çağlara dayandığının göstergesidir ve sünnet geleneğinin tarihinin tek tanrılı dinlerden daha eski olduğunu, asıl olarak bir pagan geleneği olduğunu, tek tanrılı dinlere pagan toplumlardan geçtiğini gösterir. BM istatistiklerine göre bugün dünyada 130 milyon kadın ve kız çocuğu sünnetli. Kadın sünneti esas olarak, Afrika kıtasının orta şeridinde yer alan 30 Afrika ülkesinde uygulanıyor. Bu bölgedeki kadınların neredeyse tamamı sünnetli. Sünnetsiz kadınlar aşağılanıyor, pis ve fahişe olarak suçlanıyor. Umman, Yemen, Birleşik Arap Emirliği’nde, Endonezya ve Malezya’nın bazı bölgelerinde, Kuzey Irak’ta bazı Kürt bölgelerinde yaşayan kadınlar arasında da daha az oranlarda olmakla beraber sünnet geleneği yaşatılmakta. Bunların içinde Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlarla birlikte çok tanrılı din inanırları da var. Tıpta erkek sünnetinin az da olsa bir yararına değinilse dahi kadın sünnetinin hiçbir yararı olmadığı, kadının cinsel isteğini öldürdüğü, ölüm ve yaralanmalara neden olduğu biliniyor. Buna rağmen bu ilkel, çağdışı adet ısrarla sürdürülmekte, hem de Allah’a, ilahlara dayandırılarak devam ettirilmektedir.

7- Takı, Tütsü ve Büyüler

Putperest toplumlarda şans, uğur ve hayır getirmesi için birtakım taş ve takılar kullanmak adettendi. Kendilerini kötü ruhlardan, cinlerden, nazardan koruması için çeşitli nesneleri vücutlarına, boyunlarına takar ya da üzerlerinde taşırlardı. Büyü günümüzde de süregelen ilk çağ pagan ritüellerinden biridir. Sıradan insanlarda bulunmayan gizli bir gücün sahibi olmak, düşmanlarını, rakiplerini alt etmek, aşk ve cinsellikle ilgili isteklerine kavuşmak amacıyla çok çeşitli büyü yöntemleri uygulanırdı. Tütsü ise arınma, temizlenme, kötü ruhları ve cinleri kovma amacıyla paganların okült seremonilerinde, Antik Yunan’da, Hitit Uygarlığı’nda, Babil’de, Firavunlar dönemi Mısır’ında, Roma İmparatorluğu’nda, Hindistan, Tibet ve Japonya’da çok eski zamanlardan beri kullanılmaktadır. Tek tanrılı dinlerde bunlar yasaklanmış ve günah sayılmışsa da değişik versiyonlarla sürdürüldüğü bir gerçektir. Örneğin muskalar, ayet yazılı kağıtların evlere, arabalara asılması, hastalığa ve nazara karşı okuyup üfleme, nazar boncukları, mum yakma vb.

8- Telbiyeler, İlahiler,  Şiirler

Putperest toplumlar ayinlerinde telbiyeler, ilahiler söylenirdi.Cenaze törenlerinde ağıtlar yakılır, naatlar okunurdu. Örneğin; eski Mısır’da ölü evinden kadınlar sokaklara çıkar dövünerek ölüye ağıtlar söylerlerdi. İslam öncesi Araplar da telbiyeler, ilahiler, şiirler çok önemliydi. En beğenilenleri Kabe’ye asarlar, putları için okurlardı. İslam öncesine ait ne varsa yakılıp yokedildiği için ne yazık ki bu kültürden elde çok az bilgi kalmıştır. Bunlardan biri de “Yedi Askı” denilen şiirlerdir.

9- Sembol ve Dövmeler

Pagan inançlarda dilin sembollerle kullanılmasına yoğun olarak rastlanılır. Hemen hemen her pagan toplumda çeşitli semboller mevcuttur. Pentagram denilen beş köşeli ters yıldız en ünlüleridir. Dövme de pagan toplumlarda sıkça kullanılan bir sembol yöntemidir. Hintliler, Japonlar, Amerika Yerlileri ve Afrika’daki bazı kabileler dövmeyi bir süs olarak yaparlarsa da pek çok toplumda dövmenin hastalıklara ve kötü ruhlara karşı koruyucu bir tılsım olarak uygulandığı, bireyin toplumdaki konumunu (köle, efendi, ergen, işçi, asker) vurgulamak için kullanıldığı bilinmektedir. Dövme yapma geleneği hayli eskidir. MÖ 2000′ lerde Eski Mısır toplumunda dövmenin yapıldığı mumyalardan anlaşılmıştır. Mısırlıların dışında Britonların, Galyalıların ve Trakların da dövmeleri vardı. Eski Yunanlılar ve Romalılar, “barbarlara özgü bir uğraş” saydıkları dövmeyi suçlular ile kölelere yaparlardı.

Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece kıvrak çizgilerle ve dekoratif bir anlayışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden olusan dövmeler görülmektedir. Dinsel-büyüsel kaynaklı bu dövmelerin is olduğu ihtimali ve deriye şırınga edilmesi ile oluştuğu düşünülmektedir. Hunlara ait Pazırık kurganında bulunan bir başkana ait cesetten anlaşıldığı üzere Hunlarda asil ve kahraman kişilerin dövme yaptırabildiği, daha sonraları Kazak ve Kırgızlarda da devam eden bu geleneğin yine kahramanlık niteliği taşıyan bireylere uygulandığı bilinmektedir. İlkel topluluklarda dövme yapılırken törenler düzenlenir. Dövmeyi yapan kişi birtakım dinsel ve büyüsel kuralları yerine getirmek zorundadır.

Sonuç

Buraya kadar anlattığımız putperest adet ve ibadetleri konusunda sanırım herkes hemfikirdir. Müslümanlar da putperestlerin bu ibadetlere sahip olduğunu reddetmez. Bilmeyenler de inceleyip araştırdıklarında doğruluğunu göreceklerdir. Bunlar din derslerinde, din kitaplarında pek anlatılmadığı için sanılır ki Kur’an’da yazılı olanların tümü Muhammed peygamber tarafından getirildi. Görüyoruz ki İslam’ın ve Kur’an’ın getirdiği yeni birşey yok. Zekat ve sadakaya varana kadar hepsi putperestlerde mevcut. Putperestlerde olmayanlar da Yahudilerde var. Peygamberlik, melekler, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem gibi. Bu durumda putperestlikle tek tanrı dinlerindeki ortak ibadetleri nasıl açıklayacağız? Örneğin İslam dininin ibadetleri ile İslam öncesi Arap putperestlerinin hemen hemen aynı ibadetlere sahip olmasının sebebi nedir?

Dinlerden özgür düşünenler bu durumu dinlerin evrimine bağlar. Totemizmle başlayan ilkel dinler daha sonra ruhçuluğa ve putataparlığa, çok tanrılı dinlere ve sonunda da tek tanrılı dinlere evrilmiştir. Geçiş yapan toplumların önceki inançların etkisiyle eski adet ve ibadetlerini kısmen değiştirerek de olsa sürdürdükleri görülmüştür. İslam’ın kurucusu Muhammed’in yeni hiçbirşey getirmediği, Kur’an’da yazılı olanların tümünün putperestlerden ve Yahudilerden derleme, toplama olduğu gerçeği karşısında İslamcı görüş ve inanış: Dinlerin evriminin doğru olmadığı, İslam’ ın Adem’ den itibaren varolduğu, değişik adlarla da olsa peygamberlerin daima İslam’ a çağrı yaptıkları, namaz, oruç, hac, zekat, kurban, sünnet vb. ibadetlerin başından beri olduğu ancak toplumların zamanla İslam’ dan saparak putlar ve ilahlar edindikleri, İslam’ dan miras aldıkları ibadetleri bu putlara ve ilahlara yaptıkları şeklindedir.

Örneğin büyük çoğunluğu müslüman olan Türk toplumunun zamanla İslam’ dan saptığını, putlar edindiğini ve Allah’ a ilaveten ay tanrısı, güneş tanrısı vb. ilahlara taptığını ama namaz kılmaya, oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekat vermeye, sünnet olmaya devam ettiğini düşünelim. Bu mümkün müdür? Ya “Tanrı denmez Allah denir” diye ısrar eden zihniyet, allah (el-ilah) ismi Adem’den beri var ise Sümerde, Mısır’da, Hind’de, Çinlilerde, Türklerde, Yahudiler’de, hristiyanlarda “Allah” isminin unutulmasını ya da yokedilmesini ama Arap putperestlerince korunmasını nasıl izah edebilir? Her toplumun kendi dilinde allaha karşılık gelen bir isme sahip olduğu şeklinde mi? Yani Eloha, Brahma gibi. Öyleyse ne diye Tengri’ye, Tanrı’ya karşı çıkarlar?

6 Yorum

Kategorisi Araştırmalarım

Kur’an-ı Kerîm Geniş Analizi – 2

Kuran’da ki fonetik çelişkiler

Bakara / 159 : İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin ta kendisi olan ayetleri, insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra, gizleyenler varya, muhakkak ki onlara Allah lanet eder. Lanet edebilenler de lanet eder.

Bakara / 160 : Ancak tevbe edip halini düzelterek, hakkı söyleyenler başka. Ben onları bağışlarım, öyle merhametliyim. Tevbeleri kabul ederim ben.

Bakara / 161 : Amma, ayetlerimizi inkar etmiş ve kafir olarak can vermiş olanlar, işte Allah’ ın laneti, meleklerin laneti ve insanların laneti hep onlar üzerine olsun.

Bakara / 162 : Ebediyyen o lanetin altında kalırlar. Ne azapları hafifletilir. Ne de kendilerine göz açtırılır.

Bakara / 163 : Muhakkak ki hepinizin ilahı tek bir ilahtır. Ondan başka ilah yoktur. O rahman ve rahimdir.

İlk olarak;
Sürekli edilen, bir lanet söz konusu. Bu düşmanca tutum ve sert cephenin, hoşgörü ve kutsiyet ile bir alakası olamaz. Bir Tanrı ve onun Peygamberi sürekli lanet edemez. Bu diktatör rejiminden farksız bir yapıda, hedef göstermekten başka birşey değildir. Bu derece vahşi olmalarının sebebi peygamberinin vahşi olmasında saklı sanırım.

İkinci olarak;
159. surede ilk satırda telaffuz edilen bir kişi var. “İndirdiğimiz” cümlesi, çoğul bir ağızdan gelmekte. Sonra ki satır, Tanrı’ nın lanet edeceğinden söz ediyor. Oysa ki bu Tanrı’ nın ağzından çıkmış olamaz. Çünkü Tanrı indirseydi, “İndirdim” cümlesi kullanılması mantıklı olurdu ve bir başka Tanrı’ nın lanet etmesi gibi bir cümle, kendisinin varlığı ile çelişirdi. Görülen o ki Muhammed kendi ağzından yazdırmıştır.
160. Sure tamamen Tanrı’ nın ağzından kaleme alınmıştır. Bağışlayacağını ve tevbeleri kabul edeceğini söylüyor. Nitekim Muhammed değilse tabii ki.
161. Sure, 159. Sure’ de olduğu gibi, Tanrı’yı üçüncü şahsa indirgeyen ve sureyi sahiplenen bir Muhammed profili çizmekte..
162. Sure çoğul anlam taşımaktadır. Burada Tanrı sanki yalnız değilmiş ve bir başka varlık ile beraber yazıyormuş gibi bir anlam çıkmakta. Bu bir yana Muhammed’in ağzıdan çıkan kişisel bir tehdit de söz konusu..
163. Sure tamamen Muhammed’ in sözleridir. Yoksa Allah kendisinden başka bir ilaha tapınılması için emretmezdi. Bu onun yine varlığı ile çelişmesine sebeb olurdu.

Şimdi algoritmik ele alalım;
159. Sure – Muhammed’ in sözü, 160. Sure – Allah’ ın sözü, 161. Sure – Muhammed’ in sözü, 162. Sure – Allah ve farklı biri yahut Muhammed ve bir kaç kişi, 163. Sure – Muhammed’ in sözü.
Görülen odur ki, Bir Allah yazıyor sureleri, Bir Muhammed.. Sırayla ortaya çıkıyor. Enteresan. Tamamı Allah kelamı olduğu varsayımlanan bir kitap için büyük bir çelişki ortaya çıkıyor.
Ya Allah kitabı yazarken, Resulunden yardım istedi, ya beraber yazdığı bir başka varlık var ki bu onun tekliğine gölge düşürür, yada Muhammed dönemin iktidar vehametine kapılıp, kitabın temasının gidişatını şaşırdı. Algoritmik hatalar meydana çıkardı.

(Favorim, sona ayırdım..)

Bakara / 30 : Ve düşünün ki; Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit; “A!.. Orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek bir mahlukmu yaratacaksın? Biz hamd ile tesbih ve seni takdis edip dururken?” dediler. “Her halde ben sizin bilemeyeceğiniz şeyler bilirim.” Buyurdu.

Bu sure de bahsi geçen “Adem”, daha yaratılmadan önce bile melekler tarafından ne kadar vahşi ve azgın olduğu bilinmekte. Sonra, melekler Tanrı’ larının bu emrine karşı söz söyleyip muhalefet yapmışlardır. Sonra, iradesiz, robotik ve denileni koşulsuz yerine getiren, oalrak nakledilen melekler nasıl olurlarda, düşünüp taşınıp böyle öngörülü bir muhalefette yüce yaratıcılarına karşı söz söylerler? Kaldı ki, Araf 13′ de bahsi geçen durumda şeytan/iblis’ de aynı durumdan ötürü böylesine hoş karşılanmamış direk kovulmakla yetinmiştir. böyle bir adalet gözlerimi yaşarttı doğrusu.
Kaldı ki başta da belirttiğim gibi meleklerin daha Allah’ ın aklında olup sözünü yeni açtığı bu “Adem” meselesi hakkında böyle öngörülü davranmaları ve bu denli insan evladının mizacını tanımaları da komik bir durum. Sonra Allah herşeyi bilebileceğinden pek emin olmasa gerek ki “her halde” cümlesini kullanıyor. Yoksa bu o anlamda değil de hani şu ilkokul çocuklarının tavırlarına benzer bir olay gibi “her halde” durumu mu tasvir ediliyor?
Bu Allah yeterince olgun değilmidir? Daha saymak isterdim ama inançlı arkadaşları fazla “Kızdırmanın” bir anlamı yok.

Şeytan’ ın / İblis’ in Şaşkınlığı

Araf / 12 : “Sana emrettiğim halde, secde etmene engel ne oldu?” buyurdu. “Ben” dedi, ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.

Hicr / 33 : “Benim” dedi, “bir kuru çamurdan, değişken bir balçıktan yarattığın bir beşere, secde etmem mümkün değil.”

İsra / 61 : “Yine unutma ki, bir zaman meleklere Adem için secde edin demiştik, derhal secde ettiler. Fakat İblis; “hiç” dedi, ben bir çamur halinde yarattığın kimseye secde edermiyim?”

Sanırım Şeytan / İblis efendinin bir küçük hafıza problemi var ki, neden dolayı isyan ettiğini şaşırmış. Bir çamurdan yarattın derken, diğer yanda kuru çamur ve ya değişken balçık diye bahsediyor. Yahut çamur halinde diye niteliyor. Bu Şeytan / İblis Allah’ ın ne yarattığı hakkında bir fikri yokken nasıl olurda böylesi büyük(!) bir isyana kalkışıyor, aklım almıyor doğrusu. Kaldı ki Bakara 30′ da bahsi geçen meleklerin aynı durumda sadece sevgili Allah’ dan hoşgörülü bir cevap almaları anlatılıyor. Aynı adalet tekrar gözlerimi yaşarttı.

11 Yorum

Kategorisi Araştırmalarım

Kur’an-ı Kerîm Geniş Analizi – 1

- Terminolojik İnceleme –

  • Besmele (Bismillahirrahamirrahim) :

Müslümanların bütün ibadetlerine ve her türlü işlerine başlarken söyledikleri, Kur’an’dan alıntıladıkları kelamdır..

Dört büyük mezhebe göre;

Şafiiler: Besmelenin, başında bulunduğu surenin bir ayeti olduğunu söylerler.
Malikiler: Besmelenin, tekarrüben (başlarken) söylendiğini ve ayet olmadığını söylerler.
Hanefiler: Besmelenin, başında bulunduğu surenin başlı başına bir ayeti, fakat bir cüzü (parçası) olmadığını, tekarrüben söylendiğini belirtirler.

Bazı kısım tefsir alimleri, besmelenin tam tercümesinin mümkün olmadığını, bu yüzden olduğu gibi alınmasını rivayet eder.

“Besmele gibi basit bir sözün (ayetlere nazaran), bu denli ayrı yorumlanıp farklı öğretilmesinin Kur’an’ın netlik ve mutlak anlamlı olmasına gölge düşürür. Bu Tanrı’nın kelamı kabul edilen kitabın tek sesli olmasına tersdir.

Kaldı ki başlı başına farklı tür fraksiyonlara (mezhepler) sebebiyet verecek bir din zaten yeteri kadar inandırıcı değildir.”

  • Gayb

Sıkça kullanılan bir telaffuzdur. “Göz önünde bulunmayan, gözle görülmüşcesine; kesin ve şüpheden uzak iman” anlamına gelmektedir.

Bakara-3/33, Ali İmran-44/179, Nisa-34, Enam-50/59/73, Araf-188, Tevbe-94, Yunus-20, Hud-37/123, Yusuf-52/81/102, Rad-9, Nahl-77, Kehf-26, Meryem-61/78, Enbiya-49, Müminun-92, Neml-65, Secde-6, Sebe-3/53, Fatır-18/38, Yasin-11, Zümer-46, Hucurat-18, Kaaf-33, Tur-41, Necm-35, Hadid-25, Haşr-22, Cuma-8, Teğabün-18, Mülk-12, Kalem-47, Cin-26, Tekvir-24

Bunca sure ve ayet içerisinde mevcuttur. Birçoğu “gözle görülmeyen ama olduğu kesin” olana iman edilmesini emrediyor/telkin ediyor..

Peki bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz bir olaya/mekana/kişiye nasıl inanıp ve güven duyarsınız? Muhammed’in sıkça bahsettiği bu “gayb” nedir? Neresidir? Gözle görülemeyip, bilinemiyorsa ve mantık olarak orada olduğu varsayılıyorsa nasıl inanmanızı bekleyebiliyor?

Algılayamadığınız ve/veya doğrusal olarak yarar veya zarar göremediğiniz ki bunu dogmatik fikirlerden uzak tutarsak mantık ve akıl çerçevesinde inanç beslemenin tek açıklaması hayal ve umut olabilir.

Bilinmeyene inanmanın açıklaması yoktur. Varyasyonları ile bir takım psikolojik açıklamalar getirilebilir. Lakin hayat düzeninizi ve ahlak yapınızı bilmediğin bir şeyin kurallarına eşleyemezsiniz.

- Sure İncelemeleri -

Bakara / 282 : … Erkeklerinizden hazır bulunan iki kişiyi şahit yapın. Şayet iki tane erkek yoksa, o zaman doğruluna güvendiğiniz şahitlerden, bir erkekle iki kadın ki, birisi unutunca diğeri hatırlasın …

İslam dininin ticarette dahi kadınları koyduğu statüyü görüyoruz. Tek erkek ticari antlaşmalarda doğruluğuna güvenilen iki kadına eşit.

Muhammed’in Tanrısı, yarattığı varlıklar arasında cinsiyetçilik anlayışı ile birini diğerinden üstün tutuyor.

Nahl / 75 : Allah şunu da misal getirdi; bir köle.. Hiçbir şeye kudreti yok! Bir de öyle bir kişi ki: kendisine; tarafımızdan, güzel bir rızık nasip etmişiz de, ondan gizli açık sadaka dağıtıp duruyor! Hiç bunlar aynı olurlarmı? Bütün hamd Allah’a dır, amma çokları bilmezler.

Nahl / 76 : Allah şunu da bir misal getirdi; iki kişi biri dilsiz.. Hiçbir şeye kudreti yok! Efendisinin üzerine bir yüktür, ne tarafa gönderilse, hiçbir hayır getirmez. Hiç böyle birisi adaletle emreden ve doğru yolda giden kimse ile aynı olabilirmi?

Allah, kutsal kitabında köleliği açık bir dil ile destekliyor. Bu da yetmezmiş gibi, ayırdığı kimselere “rızık” verip, onları köle diye ayırdığı kişilerden üstün ve şerefli kabul ediyor. Kaldı ki yüce yaradıcının kendisi adalet ve eşitlik ile hükmetmesi gerekirse.. İkincil olarak engelli kimseleri değersiz ve aciz olarak nitelendiriyor.  Kutsal kitabında dahi kendi yarattığına değer vermiyor ve işe yaramaz bir konuma koyuyor. Halbuki modern toplumlar bu kimseler için hukuksal alanda ayrıcalık dahi tanımlamıştır.

Gel gelelim Allah’ın yüce adaletine. Şimdi bakıldığında bu yüce adaletmi daha eşitlikçi yoksa moder toplum hukuku mu daha eşitlikçi ve düzen sağlayıcı.  Ayrıca Allah bu durumda bile adil davranamazken hala kendisinin herşeyi bilen ve övülmesi gereken bir varlık olarak nitelendirilmesini bekliyor. Köleliği destekleyen ve engelli kimselere değer vermeyen bir Tanrı ne kadar övülmeyi hak eder?

Nisa / 3 : Eğer yetimlerin haklarını gözetmeyeceğinizden korkarsanız, size helal olan kadınlardan; ikişer, üçer, dörder nikah edin. Eğer adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir taneyle veya sahip olduğunuzla yetininiz. Doğruluktan ayrılmamanız bakımından bu daha uygundur.

Muhammedin Tanrı’sı ne kadar cömert! Gücün varsa eğer, kadınlardan bol miktarda nikah edebilirsin.. Kadınların islamda ki yerini bu sure açık bir dil ile anlatmaktadır. Medeni kanun hukukuna göre kadın ve erkek eşittir ve tek eşlilik kabüldür. Kadından bir kaç adet nikahlanabiliyor, lakin erkekten nikah edilemiyor. Allah yarattığı kadınına ne kadar değer veriyor! İslam hukuku çok eşliliği normal karşılıyor. Zira kadınların yeri her zaman ikinci planda tutulmuş, erkekler için birer obje gözüyle değerlendirilmiştir.

Maide / 33 : Allah ve Resulune karşı savaşmaya kalkışan ve yeryüzünde fesada çalışanların cezası ancak; öldürülmeleri veya asılmaları yahut elleri ve ayakları çapraz kesilmesiveya bulundukları yerden sürülmelerinden başka birşey olamaz! Bu onların dünyada çekeceği bir zillettir! Ahirette ise kendilerine büyük bir azap vardır.

Maide / 38 : Hırsızlık eden erkek/kadın sabit oldumu, yaptıklarının karşılığı ve Allah’tan bir ibretli ceza olarak ellerini kesin. Allah yüce ve üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.

İslam’ın Allah’ının adaleti kan ve vahşet ile işliyor. Vaktinde Muhammed kendine karşı koyulmasını önlemek amacı ile bu tür sureler yazmış/indirmiş olduğu çok açık. Bulunduğu konumun tehlikeli olduğunun farkına varan Muhammed bu tür caydırıcı vahşi cezalar ile insanların gözlerini korkutmak istemiştir. Başarmıştır da. Kendisine karşı koyan insanları birde ahiret’te azap beklediği konusunda uyarmıştır. Ne yüce ahlak sahibidir o! Kaldı ki İslam hoşgörü dinidir. Hırsızlık yapacak kişilerin sorgu ve sualleri sonrası suçlarının sabit görülüp ellerinin kesilmesi kadar gaddar bir zihniyete sahip bu adamın yüce ahlak sahibi olması, doğrusu beni çok düşündürüyor.

2 Yorum

Kategorisi Araştırmalarım

Kâfirǔn – כופרים – الكافرون

  • İnancın Anatomisi – تشريح الإيمان – האנטומיה של אמונה

Tanrı’nın varlığından ziyade, neden var olması gerektiğini hiç düşündünüz mü?

Düşsel bir ütopya/distopya olan Tanrı, bir tür sığınma evi gibidir. Psikolojik bir takım yansıtma durumu; benlik savunma mekanizmasıdır. Terminolojik  adı ” Fantasy Formation ” diyorlar psikologlar.. Birey olumsuz bir takım olaylar sonrası, hayal kurma ve hayallerinden destek alma, sığınma gibi eğilimler gösterir. Bu eğilimler, bireyin kendini olduğundan daha güçlü tahayyül etmesi ile sürer. Uzun süre zarfında benliğin bir parçası olan bir ego durumunu alır. Toplumsal olarak görülme ihtimali vardır. Mümkündür.

Tanrı’nın kendisine inanan bireyde ki yaptırımı, doğal sistemdeki insan ilişkilerini büyük oranda etkiler. Bu süreçte; ikili ilişkide ki birey, ilişkinin arasına bir başka karakterin girmesine genellikle izin vermez. Aksi taktirde, yarattığı sanrının büyüsü bozulabilir/zayıflayabilir korkusu temelde yer almaktadır. Bu yüzden bu ilişki içerisindeki en önemli etmen tam teslimiyettir. Dolayısı ile yerleşen bazı saplantılar, kişisel Tanrı güdüsünü destekler. Korku ve sığınmanın verdiği etki, dogmatik bir kölelik anlayışı getirir ki bu ortaçağa özgü sofistike bir kitle uyuşturucusu olan Skolastik anlayıştan farkı yoktur.

  • Tarihte Tanrı İmgesi  – صورة الله في التاريخ -  תמונה של אלוהים בהיסטוריה

Tüm diğer toplumlar gibi, şu anda var olan toplumlar da tarihte bir rol sahibidir. Mümkün mertebe, her unsuru değerlendirmeye çalışacağım.

İnsanlık her çağda farklı inanç biçimlerinin kölesi olmuştur. İlk çağ dönemlerinde toplumlar; şamanizm, totemizm, animizm vs. gibi ilkel biçimli teolojik anlayışlara sahiptiler. Genel olarak ortaya çıkan Tanrı tasavvurları, insan temel ihtiyaçlarının sorumluluğu ekseninde şekillenmiştir. Uygarlık öncesi bu inanışlarda Tanrı’lar iyi ve kötü hallerde ve farklı vücutlarda yahut doğal durumlarda baş gösterebiliyorlardı. Zira ilkel toplumların yaşam güdülerinin ihtiyaçlarını direk doğadan temin etmelerinden, Tanrı’larının da genellikle doğal olayların/olguların sorumluluğu ekseninde ortaya çıkmasını sağlıyordu.

Tanrı varyasyonları, kendini değişik biçimlerde göstermekteydi. Toplumlar kendi örf ve adetlerine özgü imgeler ile bütünleştirip canlandırdığı Tanrı’ları ile yaşıyorlardı. İlkel çağların Tanrı zenginliği de buradan kaynaklanmaktaydı.

Kuzeyin Tanrı’ları, Ortadoğu Mistik Tanrı’ları, Atlantik Tanrıçaları ve Oğulları: Devler(Cyclop), Sibirya Doğal Element Ruhları ve Devleri, Afrika Ruhları ve Tanrıları, Asya Tanrıları ve Mistik Hayvanları, Helenistik Tanrı ve Tanrıçalar, Mısır Animistik Tanrıları ve Tanrıçaları, Mezopotamya Tanrıları ve Oğulları,  Hint Kutsal Ruhları ve Tanrıları, Avustralya Ruhları ve Kutsal Hayvanları, Amerika Ruhları ve Tanrıları..

Bunca zenginliğin cevabını birkaç maddede özetleyebiliriz;

  • İletişim Zorluğu
  • Yerel Kültürler
  • Evrimsel Sürecin Farklı Etkileri
  • Tarihsel Varyasyonlar
  • İnsan İlişkileri ve Hikayeleri

Ortaçağa giriş sürecinde, toplumlar yeni seferler ve keşifler ile, farklı toplumlarla olan birleşkesinde, yeni inançların türemesine ve bazılarının metamorfoza uğrayarak yeni inanış şekilleri türetmesine olanak yarattı. İmparatorluklar kurulması ve büyük toplumların yaratılması esasında, bu bu inanış biçimleri beraberinde bir takım felsefi sorularıda getirerek, yeni köklü dogmaları uyandırdı. Ortaya çıkan yeni akımlar, kişisel menfaatler ekseninde indirgenerek, yeni spontan fikirler ortaya attı.

Neticede bunca yılın kültür ve inanç zenginliği, populasyonun artışı ve iletişimin zenginliği ile daha merkezi, monoteistik inancı destekledi. Evrimsel mekanizma, kişisel destek ve öngörü ile büyüyerek, “semavi dinleri” ortaya çıkardı..

Bu Dinleri temsilen “Peygamberler” ortaya çıktı. Kişilik olarak ele almayacağım bu kişilerin, monoteistik inancın en büyük temsilcileri olması ise, toplumsal bazda yeni imgeler ve kurallar bütünü olan “Dinlerin” doğmasına yol neden oldu.

Bir önceki kültür kurallarını da içerisinde bulunduran bu “Semavi Dinler” daha çok, kümülatif inançlar bütünü olarak varlıklarını sürdürmektedir.

Çok Tanrı’lı dinlerin evrilip, Tek Tanrı’lı dinlere indirgenmesi veya materyallerinin bir kısım görev olgularına adaptasyonu gibi evrimsel süreci ortaya koydu.

Netice de;  tarihde ki tüm Tanrı’sal olgular, bir şekilde, evrimsel süreçte varlıklarını değiştirmiş de olsalar, devam edebilmeyi başarmışlardır. Bu ise Semavi Dinleri alt fraksiyonları olan “Mezhepleri” ortaya koymuştur.

  • Tanrı ve Birey İlişkisi – العلاقة بين الله والأفراد – מערכת היחסים בין אלוהים ואנשים

Tanrı ve Birey ilişkisini Baba ile Oğul ilişkisine benzetebiliriz. Çoğu inanış biçimlerinde ki figürleri göz önünde bulundurursak, ceza-ödül, esirgeme-salıverme, bağışlama-cezalandırma, koruma-korkutma gibi öğeler, sevgi, şefkat, beğeni, kollama gibi anaç özelliklerden daha ön planda olduğu görülür. Bu ise çağlar boyu Tanrı figürlerinin erkek karakterlerde görülmesini anlatır. Erkeklik figürü, kişide daha çok gücü sembolize ettiğinden, birey Tanrı imgesinin altında, korku ile gelen saygıyı besler. Bu ilişki Negatif İlişkidir (Zayıf/Geçersiz). Gerçeklik algısını bloke eden bu negatif ilişki, kişinin benliğinde aşırı durumlarda, tahribat ve/veya bastırılmış benlik tepkilerini (dışavurum) ortaya çıkarır. Genellikle suça olan eğilim, inançlı kimselerde daha çok görülür. Bir tür savunma güdüsü ile cahil kimse “Tanrı’nın Kutsiyetine” sığınarak, kendince yorumladığı doğrularla, deyimi yerindeyse, Tanrı’sına kendisini teslim eder.

Tanrı’sal yaptırım kişiden kişiye farklı yorumlanabildiğinden, her birey hayatının farklı tutku/eğilimlerini, farklı yollarda tatmine eder.  Evrimsel sürecin durumunu etkileyen bu unsur toplumsal tetiklemeyi yaratır. Nesilden nesile aktarılacak olan dogmatik zinciri oluşturur. Bazı kısım dinlerde mezhep farklılıklarının temelini oluşturan yorumlama metodları, mezhebe dahil olan bireyin zihninde, temel Tanrı figürünü yansıtmayabilir. Bu ise binlerce farklı Tanrı imgesinin türeyip, bir tür toplumsal inanç yozlaşmasını getirir.

Sonuç olarak, Tanrı kavramı kişisel zayıflıkların örtülmesi yahut bir takım öğretiler ile bastırılmasıdır. Bazı kısım sözde “Alimler” ise insani dürtüleri törpüleyip, bireyi Tanrı yolunda kazandırmak amaçlı farkında veya olmaksızın, toplumdan ve sosyolojik bütünlüklükten koparıp, cahil ve yobaz bir ham zihin oluşturabilir.

Tanrı’nın bireye olan yaptırımlarının temelini oluşturan korku ise, kendisini bir sonraki nesile aktaracak olan terminal dogma bütününü oluşturur. Bu sistem içerisinde yetişen yeni nesil bir zihniyet, yaptıklarının tümünü Tanrı’ya atfedip, kendi kişisel şehvet ve arzularının baskısını farklı kişilik bozuklukları ile dışa vurabilir. Toplumsal temelin sorunlarında biri olan cahilliğin temeli budur.

  • Akılcılık ve Tanrı – العقلانية والله – רציונליזם ואלוהים

“Yeter artık uslu ol evladım!” Bu deyişi umarım hepimiz hatırlıyoruzdur. Küçüklüğümüzde sevgili annelerimizin bizlere haylazlıklarımızda çokca kullandığı bir cümledir.

O halde “Uslu olmak gerek!”

Birey üzerinde yaptırımlarının ne tür sonuçlara varacağını incelediğim, Tanrı’sal ilişkinin, kişinin akli dengesi üzerinde ki etkisini irdeleyeceğim.

Akılcılık ile alınan yolun uzunluğu ne derece yorucu olabilir? Eğlenceli olması beklenemez belki ama çözümsüzlükler ve karanlıklar içerisinden geçmeyeceği kesindir..
Şöyle tarif ediliyor akılcılık; “Bilgi deneyiminden değil, zihinden ve zihindeki doğuştan varolan kavramlardan türer..”
Zaten doğuştan akıl ve yargı sahibi olduğumuza şüphem yok!
Varsayalım ki sonradan edinimliyoruz..
Hayat sizce de çekilmez derecede zorlu olmazmıydı?
Uzun lafın kısası; Akıl bizde zaten var olan bir kavram ve ölümümüze dek ki eğer yitirmez isek, bizimle kalacak olan bir rehberdir..
“Aklın yolu birdir!”
Tanrı nerededir? Kimdir? Ne yer ne içer? Nasıl oldu? Neden var? Nedne var olmalı? gibi basit ve iredeleyici sorular ile başlamak mümkündür.
Yaratılmak! yoktan, yani hiç birşeyden, hiçbir materyal ve yahut model olmaksızın, bir anda ortaya çıkıvermek!
Aklınız almıyor ama kabul ediyorsunuzdur.. (Teistlere)
Sebebi; sizden öncekiler ve toplumun büyük kısmı buna inanıp kabul ediyor olması mı?
Kendinize dürüst olun!..
Cennet ve cehennem gibi Ütopya ve Distopyaları bir kenara bırakın. İşte burada devreye sokacağınız, “Özgür İradenin” gücüne tanık olun.
Kendinize sorun bakalım; Tanrı hayatımıza hiç girmemiş olsaydı eğer..?
Sizce de yaşam devam etmezmiydi?
Bilim ve medeniyet ilermezmiydi?
Yeni bir sevgili bulamazmıydınız?
Yemek yiyemezmiydiniz?
Tuvalete gidemezmiydiniz?
En basiti; Oturup veya nefes alamazmıydınız?
Bunlar akıl ve beynin kümülatif (ortakça) çalışmalarından ibarettir. Tanrı olmadan da yapılabiliyor ki zaten tanrı ile alakaları yok. Tamemen akli karar mekanizmaları ve iradesel seçimler doğrultusunda hareker ediyoruz.Tanrı bunun neresinde?
O zaman şöyle soralım;
Aklımız olmasaydı eğer?
Tüm bu önceki soruları tekrar sorunuz kendinize.. Ne kadar rezil ve bağımlı bir hayat tablosu karşınıza çıkıyor değilmi?
Medeniyetin ilerlemesinden ziyade oturup kalkmak için gereken otonom hareketi bile sağlayamayacaktır beynimiz. Kısacası kötürüm olmaktan bahsediyoruz burada. Kaldı ki binlerce insan bu durumda..! Tabii ki özgürlük ve iradeden bahsetmiyorum bile..
Akıl bize; doğruyu seçme şansı, karar verebilme yetisini, düşünme mekanizmasını sağlar. Basit otonom hareketleri yönetim insan gibi yaşamamızı sağlar en basit deyimi ile..!
Aklı çıkarıp Tanrı’yı koyalım yerine.. Nerede özgür irade? Doğru/yalnış seçebilme mekanizması? Düşünsel Yeti? Her dakika Tanrı’nın “ilahi dokunuşları” ile hareket etmek zorunda kalırdınız belki de..
Gülebilirsiniz bu kadar basit anlatım tarzına. İşte akıl bu kadar kolay ve büyük derecede önemlidir hayatımızda.. Tanrı ise karmaşıktır, anlaşılamaz, çünkü anlatılamaz. Anlayamadığımız bir varlığın, keza algıyamakta bile zorlandığımız bu varlığın, hayatımız üzerinde güç sahibi olduğu düşüncesi ne derece akıllıca?

Aklın görülemediği, fakat inanıldığı tezi ortaya atılabilir. Lakin görülmemesine karşılık, zihinsel aktiviteler, hormonal tepkimeler ve matematiksel ifadeler ile ölçülebiliyor, kavranabiliyor ve elle tutulur istatistikler ile ispatlanabiliyor. Kısacası “görülebiliyor”..

Fakat Tanrı? Ölçülünebilirmi? Kavranabilirmi? İstatistiği varmıdır? Kısacası “görülebilirmi?” herhangi bir somut vaka ile..

Akla ziyan sorular ile saldırmak pek akıllıca değildir..

Tek sorum var; Tanrı neden var olmalı? Gayet “akıllıca” değil mi?

Kısaca ben cevaplayabilirim;

Doğa, Kainat düzeni, Anatomi, Kutsal kitaplar, Mucizeler, Hayvanlar-Bitkiler, Duygular..

Ve bu cevaplara akıl yolu ile cevaplar daha vereyim;

Evrim, Keppler teoremi, Tıp-Cerrahi, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, Determinizm, Zooloji-Botanik, Nöropsikiyatr-Nöroloji..

Hangisi akıl dışıdır da Tanrı’saldır?

Kati bilgilerin (dogmalar) aklınızda kesin yer tutmaları büyük çoğunluğun aynı teoriye inanması, onu geçerli kılmaz, kaldı ki bunca karşıt teori var iken!

Şöyle özetleyebilirim;

Tez: Tanrı vardır, Eminim!

Antitez: Uçan Spagetti Canavarı vardır, Eminim!

Sentez: İkiside “Hayal Ürünüdür!” Çünkü akıl dışıdırlar..

Aklınız ile tartıp yargılayınız lütfen..

Akıl mutlak bilimdir, onun yolunda eminim birçok karanlığı aydınlatıp, cevapsız sorularınıza çözüm alabilirsiniz.

  • Tanrı akla sığmaz, çünkü Metafiziktir! (Fizik Ötesidir!)
  • Tanrı akıllı değildir, çünkü dinleri ve kitapları yolladığı iddia ediliyor, ki çelişkili ve kusurludurlar..
  • Tanrı akıl değildir, çünkü akıl doğuştan varolan kavramlar ile türer. Dolayısıyla Tanrı da aklımızdan türediği için aklın aklı olamıyacağı kesindir.
  • Sonuç – استنتاج – מסקנה

” Bugüne dek varlığa karşı, en büyük itiraz neydi? Tanrı.. ” der Nietzsche..

Tarih sürecinde; varlığı hep sorgulanan ve akıl ile bağdaşmadığı konusunda fikir yürütülen en büyük fikir paydasıdır Tanrı. Tanrının inananları tarafından, yargılanan ve olumsuz tepkilere maruz kalan binlerce düşünür, bilim insanı ve diğerlerini düşünün..

Bu derece sorgulanabilme kapasitesi taşıyan bir olgunun gerçekliği/doğruluğu hakkında öne sürülen kanıtlar ne kadar doğrudur, şüpheli bir durumdur.. Nitekim onca insanı aptallık ile suçlarsak, orantılı karşı tez kullanarak; doğru önerme metodu ile, inançlı kimseleri de aynı düzlemde aynı konuma denk getirebiliriz. Çünkü varlığı/yokluğu hakkında bunca spekülasyonlara meydan verebilen, ki eğer varsayalım ki gerçekse; bunlara müdahale edemeyecek kadar zayıf olduğu gerçekten şüphe götürmez bir gerçektir.

” Tanrı, mahvetmek istediği kişinin önce aklını aklını alır. ” diyen Euripides; bize aklın yerini ve konumunu Tanrı’ya rağmen vurgulamak istemiştir.

Aklın özgürlüğünü reddeden Tanrı inancı, aklın sahibinden, mantığına rağmen tam teslimiyet bekler. Kişinin koşulsuz bağlılığından beslenen, bağımlı egoist Tanrı; inançlıyı kölesi konumuna koyarak, sadist güdüleri, zayıflıklardan temel alarak ona inanan ve teslim olmuş bireyi köleleştirmekte kullanır. (Tanrıyı, nesnel ele almamda ki sebeb, ona yükleyeceğim sorumluluğu iyi ifade edebilmekte kullanmak oluyor.)

Vahşeti, tecavüzü, homoseksüelliği, cinsiyet ayrımcılığını, köleliği ve daha benzeri bir çok konuda yaptırımı hak görüp, “Din Öğretisi” adı altında aklar. (Bu kişide bastırılmış benliğin dışa vurumu sonucunda, kişilik bozukluğuna yol açan bir durumdur.)

Sonuç olarak kişisel bir ayetim ile yazımı bitiriyorum..

De ki; Ben onlara tüm kötülüklerin yaratıcısı olan mutlak rabbinizin, siz koyunlarını iyilik ve akıldan münezzeh tutacağına şahidim. Şüphesiz o en temel sorundur.

Kâfir/1.

Yorum yapın

Kategorisi Kişisel Eleştirilerim

Vampirler ve Kurtadamlar

Dünya ne kadar garip değilmi? Fikirlerde öyle..
Bir kısmı karanlıkta yaşayıp, kan ile beslenen vampirler gibidir.
Diğer kısmı ise, içinize yerleşen zehri ile, sizi olduğunuzdan farklı gösteren lanetli kurtadamlar..
İyi olanları yokmudur? Elbette var. Lakin bunlar, arada kalmış özgürlük ve yaşam savaşı veren, kendi ahlak kuralları ve tanrıları olan yalnız, güçsüz ama birlikteliklerinden güçlenen insanlar gibidirler..
Absürt bir benzetme oldu, farkındayım.
Ama açık olarak anlatımı bu kadar kolay.
Aklımıza binlerce soru gelebildiği gibi unutulabilirde..
Din, Siyaset, Ahlak, ve Hukuk. Temel normlarızı yargılamalıyız burada.. Keza varacağımız sonuçlar pek iç açıcı olmasada..
Misal; Büyük parçası ile hayatımızın bir kavramı olan Din’i ele alalım. Bu olgu vampirler gibidir. Gelişimimize engel olan, kanımızı emen ve özgürlüğümüzü kısıtlayan bir vampir..
Daha ironik hale gelemezdi sanırım.
Sonra; Siyaseti ele alalım. Bu da medya aracısı olmak üzere, farklı bir hayat vaat eden, güçlü ama kontrolsüz bir zehir. Aşırıya kaçabiliyor. Menfaate yorulabiliyor. En nihayetin de Diktatoryal olarak beynimize yerleşip bizi bildiğimizden farklı kurallar ile yozlaştırıp, robotlaştırabiliyor.. Sonuçta yapabiliceğimiz pek bir şey kalmıyor. Köleleştiriyor diğer bir deyişi ile..
Başka bir kuram; Özgürlük..
Fikri, Cinsi, Sosyolojik, Eğitimsel vs. vs. Pek çok konuda özgürlük..
Bu ise insanlar gibidirler. tek başına değer ifade etmeyen, çoğul kavramlar.
Birlitelik ile beslenir, yayılırlar. İyileştirirler. Netice de Kurtarıcıdırlar, Umuttur..
Kısa Kesmek İstiyorum!
Çünkü yıllardır yapılan yorumların görülmemesi ve ısrarla anlanılamaması üzerine, sizi bir dakikalığına Sükunet Duruşu’ na davet ediyorum.
Umut ediyorum ki; Suskunluğumuz kara beyinlere cevap olsun..

Yorum yapın

Kategorisi Kişisel Eleştirilerim

Kafir Melodiler

Aslında Stephen Weinberg’ün (yanlış olmasın) bir sözü anlatıyor bizim gibileri..
Amacımız – yana en azından bir kısmımızın – ,inancı yok etmek değil. Tek suçumuz şühe etmek.! Ne var ki mantıksız gelen dramatik dogmalar, bilmesek de hayatımızın büyük bir kısmını teşkil etmektedir..
Belki inananlar anlayamazlar, “tek başınalığın gerçekliğini..” Zira sığınacak hayallerimizin bile düşsel birer ütopya olduğunu bilmemize rağmen yaşamamız gerektiğini bilmezler. Aslına hayat yaşayan bizlerizdir kim bilir?
Bazen yardım almak zorunda kalışımız, bazen de umut etmek. Biliyoruz ki sorumluluk bizim için daha katı bir olgu. Beynimizi daha çok çalıştırmalıyız bu yüzden.
Netice de anlatarak dilimizde tüy bitirdiğimiz çoğu konu artık bir kazanım sağlayamıyor. Çok mu zordur gerçek? Yada insanları sevmek? Vatansızlık? İnançsızlık? Sekülerite?
Güçlü olan bizlermiyiz? Zor durumlarda bir Tanrının kanatlarına sığınma zayıflığını göstermeyip, irademize baş vurmamız bizi daha güçlü yapmaz mı hayata karşı siz inananlara nazaran?
Aslında ayrılıp bir kaba sıkışması gerekenler biz Ateistler değil, siz Tanrıcılarsınız.
Ne yazık ki sizler; boş umutlar ve hayaller ile hayatlarınız pespaye ediyor ve bundan medet umarak, aptalca bir mutluluk salgılıyorsunuz. Gerçek sizde çok uzakta. Artık algınızın da dışında.. Yaşayın..
Haydi Buyur Burdan Yak !!?

Yorum yapın

Kategorisi Kişisel Eleştirilerim

Septik Bakış Altında Din

” Şüphecilik, Şüphe Etmek, gibi özgür kavramların dinlere göre yalnış olması, dinlerin akılcı yönergelere verdikleri değeri gösterir. Dinler; sorgulayamayan, uyuşuk beyinler ile beslenir..! “

İlk İnsan diye atfedilen Mitolojik kişilik Adem’den bu yana süregeldiğine inanılan bir inanç sistemi var. Tüm inanç fraksiyonlarını içinde zaten barındırdığı da Müslüman bilir kişilerce söylenmekte.
Her ne kadar Din öğretilerinin içerisinde bulunan bir kaç iyi kuramda olsa bu onları tamamen inanılır kılmaya yetmemektedir. Şöyle ki Kusursuz diye atfedilen bir Tanrı var ise eğer, gönderdiği onca rehber öğretilerinde bir şekilde net ve açık bir dille kusursuz olması mecburiyet gerektirir.

  • Bergson’a göre din, zekanın dağınıklığı ve çaresizliği karşısında doğanın koruyucu tepkisi ve daha da ileride hayatın bütününe bağlanma, hayat hamlesinin en derinidir.
  • Edward Sapir’e göre din, günlük yaşantının anlaşılmaz ve tehlikeli ortamı içinde gönül huzuruna iç huzuruna götürecek bir yolun bulunmasıdır ve çok karmaşık bir yapıya sahiptir, doğa ve toplumla ilgili olguları açıklamada insanlara yardımcı olur.
  • Psikologlara göre din bir üst benlik olayıdır. Bireyi topluluğa bağlayan kişisel yapısının projeksiyon aracılığıyla belirlediği ikincil kurumlardır. Sosyologlar ise dini toplumla açıklarlar.
  • Sosyoloji dine kutsalın toplum hayatındaki deneyimi olarak bakar.
  • Parsons’a göre ise din, kainatta insanın yeri, insanın diğerleriyle ilişkisi, çevresi ve diğer insanlarla ilişkilere bağlı olarak arzu edilir olan ve olmayan şeyler hakkında geliştirilen ve gerçekleştirilen bir anlayıştır.
  • Tasavvuf ve din psikologlarına göre din, insan-ı kamil insan olmaya sevkeden bir disiplindir.
  • İslam Peygamberi Muhammed bin Abdullah‘a göre “gittiğiniz yoldur“.
  • Satanist kilisesinin kurucusu Anton Szandor Lavey‘e göre insan yaşamını etkileyen her türlü elektriksel alandır.

Kaynak : Din [Wikipedia]

Bu kadar spekülasyon aklınızı karıştırmasın. Dinin yerleşebilmesinde ki öncelikli nitelik; kişinin yeter derece cahil olması. Ne kadar katı bir tanımlama.. Lakin kişinin sorgulama yeteneğini söküp alan ve mutlak cezalandırıcının gazabı ile korku temelli bir dikta kuruluyorsa, bence bu tanımlama gayet doğru mantık ile yapılmıştır diyebiliriz.
Genel anlamıyla din, doğaüstü bir nitelik taşır, mukaddestir ve değişmezdir (dogmatik).. Gönülden bağlanmayı, yani teslimiyeti bekler..
Koşulsuz itaat bekleyen bir öğreti ne derece bireyin özgürlüğünü düşünür ve aklına hitap eden bir mantık taşır? Tam teslimiyet isteyen ve dünyadan (Maddesel evrenden) soyutlanma koşulu taşıyan bir öğreti, bunların karşılığında ise tam anlamıyla kanıtları bulunmayan ve daha niceliği bile ispatlanamamış bir “Ahiret” kavramı ödüllendiriyorsa yahut cezalandırıyorsa, ne derece güvenilir olabilir?
Size tam anlamıyla bir ütopya sunuyor ve sizden bu ütopyaya koşulsuz bağlılığınızı bekliyor.
Ve birey algılayamadığı veya sebebini bilemediği bu tür umuda hitap eden ütopyadan beklenti içerisine giriyor.
Bireyin beyni uyuşturularak, ve sürekli tekrarlanan kavramlar ile esir edilerek tam bir koyun (Mürid – Mümin) haline getiriliyor. Öğretilerinin tabulaşması ve kural niteliği kazanması içinse bir tür tanrısal sözler risalesi getirip önüne sunuyor. Tabii ki olan burda meşrulaştırma işleminde farklı birşey değildir.!
Sürekli bir önceki kavramların değiştirilip önümüze sunulması tarihin tekrarlamasından ibarettir. Dinler yeni şeyler sunmuyor. Sadece birbirlerini tekrar ediyorlar. Ufak tefek düzeltmeler ile meşruluk kazanıyorlar.
Bana ahlaklı olmamı öngören bir dine kıyasla, benim mantığımın bana ahlaklı ol demesi bana cazip ve inanılır bir kaynak olarak görünüyor.
Netice de Evrensel İnsan Hakları Beyannameside [Kaynak:Beyanname] aynı etik değerleri öngörüyorsa ve birbiriyle çelişmeyen yahut kişisel şehvet izlenimler vermeyen bir yapıya sahipse yada farklı bir örnek ile, Şeriat’ın bana söyledikleri, benim Anayasam’da mevcut ve daha insan, değerler ile yazılmıştır.. Bu demektir ki, insanın hayatta yaşayabilmesi için ve rehberlik edinebileceği bir kurallar olması gerektiğinde Dinler Sadece Gereksiz Birer Lüks Konumundalardır.
İnsanın yaşaması için dinlerin ölmesi gerektiği kanısı bence de mantıklıdır..

Yorum yapın

Kategorisi Araştırmalarım

İnanç Bir Ütopyadır.!

Zaman kavramının insan hayatında ki büyük payını hepimiz biliyoruz. Bilimsel olarak bakıldığında, gözlemlenen zaman da insan evrimi söz konusu.
Evrim kuramı, yalnız fiziksel form değişimi yahut doğal seçilim süreçleri (Örnek verilmiştir) ile sınırlı değildir. Evrim (Değişim) zamanın ve insanın her noktasında/alanında gelişen komplex bir olgudur. Nitekim, duyularımız ve bağlı gelişen tepkilerimiz de, zaman ve mekandaki etmenlere bağlı olarak sürekli değişim gösteriyor. Kesin olarak bildiğimiz bir kavram var ise değişimdir. Şimdi inanç ve etmenlerinin, insan hayatı içerisinde ki evrimini (Din Antropolojisi) göz önüne almalıyız.
Kişisel deneyim ve gözlemlerim ile vardığım sonuçta gördüm ki; insan inançlarının tetikleyici unsurları; psikolojik durumlardır.. Doğal şartların burada ikinci planda kalmasının sebebi, doğal etmenlerin de insan üzerinde kurdukları bir psikolojik etmen olması söz konusu. Temelde durum aynıdır.
Beynimizin algıladığı her kavram, bilincimize farklı unsurlar katarak, bu yolda verilen; gayri ihtiyari de olsa tüm değişimleri olumlu yahut olumsuz bir temelde etkilemesidir..
İnancın temelindeki psikolojik etmenlerin sürekli değişim göstermesi (Bilimsel bulgular) ile, inanç da zincirleme reaksiyon ile gelişiyor. Olumsuz yada olumlu olması gerekmez, nasıl ki insanlar ilk çağlarında politeist inançları gereği, birde fazla tanrılarının olduğunu kabul ediyorlarsa; şimdiki modern çağlarda bu inanç monoteist inanca evrilerek, karakterler (Melekler-Cinler-Şeytanlar) bazına indirgenmiştir.
Hiç bir inanç çöpre gitmemiştir. Şu yada bu şekilde form değiştirerek yahut etkilerini diğer aşamada ki fikirlerde gösterek varlığı devam ettirmiştir..
Bakınız: Yıldırımları tanrıların gazabı zanneden bir ilk çağ toplumu, inançlarında ki bu unsurun, bilimsel bulgular ile aydınlatılması ile, “bu inancı terk etmediler..” Aksine inanç da bilim gibi sürekli değişim göstererek farklı formlara indirgendi..
Şimdi ise doğal olaylar; “Tanrının görevlendirdiği büyük bir Ruh’un (Mikail adlı melek)yönlendirmesi altında gerçekleştiği” düşünülmekte.. Çok tanrılı dinlerdeki “gazap” mantığı, tek tanrılı dinlere, bir meleği görevi olarak indirgendi.. Netice de yok olan bir şey yok, sadece değişime uğruyor..
Buraya kadar formülize ettiğimiz evrimsel inanç faktörünün, insan beynindeki yerini iredeledik..Şimdi ise “insan neden inanır” diye soralım..
İnsan neden inanır? Basit birkaç önerme yapabilirim.

Algının yarattığı boşluk diyebilirim..
Algılama biçiminde ki yetersizlik diyelibilirim..
Algıda ki boşluklar diyebilirim..

Birçok farklı yöntem ile sorgulayabilirim.. Lakin ben kendi kişisel inisiyatifimi kullanarak söyleyebilirim ki; ilk teoriden (din) bu yana dogmatik bir miras gibi bırakılan inanç, çok temelli bir fraksiyon haline gelebilir.. Bu sebeple merkezi bir sistem olmaktan ziyade, özgür bireyi sermaye edinen bir virüs olarak tanımlayabilirim..
“Neden İnanırız?” (Bence) Çünkü; sebebini algılayamayız.. Varsayalım ki, yeterli bulgular elimizde olsaydı, inanç veya büyük bir umut beslemek (Ahiret, Tanrısal adalet, Cennet..) sizce de sadece bir lüks haline gelmezmiydi?
Düşünün ki her kavramın cevabı net olarak verilebilen bir dünya (Ütopya) mevcut. Ve birey bu ütopyada algısının kesin ve net cevaplar ile doyurulduğunu biliyorsa sizce dinler ve tanrı gerekirmiydi?
Sonuç olarak inanç da bir ütopyadır.. Kişinin hayalinde kurduğu tüm olumlu kavramların bulunduğu, özlediği adalet ve sığındığı güçtür.
İnanç Bir Ütopyadır..

Yorum yapın

Kategorisi Araştırmalarım

Bilim Ve Tanrı

Çağlar boyu insanoğlu araştırdıkça yeni konular öğreniyor, öğrendikçe sahip olduğu hurafeleri yok oluyor. Tanrıları da vasfını bu nedenle yitiriyor. Bilim yeni yollar, yeni çareler buldukça, Tanrı somutluğunu yitiriyor.. Bilim keşfettikçe Tanrı ölüyor.. Tanrı Bilimin Ellerinde Can Veriyor..

* * *
Yazıma keskin bir hitap ile başladım. En mantıklı açıklamayı yapmaya gayret ettim. Lakin inançlı kimselerin pek hoşuna gitmese de, durum dolaysız olarak böyledir..
İnsanoğlıu anlam veremediği yahut sebebini bilmediği boşluklara Tanrı olgusunu yerleştirerek, anlam kazandırma güdüsünü geliştirmiştir..
Fakat bir yanda septik bakış ve zamanın birliği, bu boşlukların aslında cevaplanabilir birer teknik detay olduklarının farkına vardıkça, o boşluğun sahibi Yüce Yaratıcı, vasfını bilime terk etmek zorunda kalıyor..
Nitekim insan icatları ve buluşları sorulara cevaplar getirdikçe, daha aklımızın ermediği ve yerinde Tanrının bulunduğu onlarca boşluğu doldurmakta zorluk çekmeyecek ve Tanrıyı tarihin sayfalarında gerekli yerine koyacaktır.
Sonuç olarak Tanrı da, Dinleri de Mitolojiler olarak tarihde ki yerlerini alacaklardır.

2 Yorum

Kategorisi Kişisel Eleştirilerim