Yaklaşık olarak ilkokul çağlarımdı.. Tanrı ile tanıştı(rıldı)ğım ve onu anlamaya başla(tıl)dığım dönemlerdi. Hakkında soru sormam yasaklanmış bir ikona nedensiz ve koşulsuz itaatim emrediliyordu, çevrem ve başta olmak üzere ebeveynlerim. Bu suretle yıllar yılı ne olduğu hakkında bir fikir sahibi olamadığım, sahih kaynak olarak elime verdikleri “kur’an-ı kerim” dedikleri yazılı emirler bütününden başta güveneceğim bir kaynağım yoktu. Lise dönemleri ve hormonlarımın verdiği asilik ile sorgulama lüksünü bünyemde barındırmaya başladığım dönemlerde, en başta ailem ve arkadaşlarım olmak üzere, okulum, öğretmenlerim, yakın ve ikinci derece çevrem bana “sapık” muamelesi yapmaktan geri kalmıyorlardı. Fakat unutulan bir detayı aktarmakta yarar görüyorum, bunca baskının sakladığı konu ne derece güvenilirliğini sürdürebilirdi?
İlk sorduğum soru (kendi kendime..) şuydu sanırım;
Neden Yaratıldık?
Tabii ki binlerce farklı ağız ve onların binlerce farklı yorumları sayesinde kafam iyice karışmış ve bunalmış olacak ki, olayı birinci elden çözmeye tanrının gerçekliğini anlamaya kalkıştım..
kur’an’ı ele aldığımda gözüme çarpan ve midemi bulandıran ilk detay kur’an’ın sürekli hitabet tarzıyla sanki bir kitleye nutuk veriliyormuşcasına yazım ağzı kullanılarak oluşmuş olduğuna kanaat getirdim. Bu detay bende, ilk olarak tanrısal sözlerin inanılırlığının yitirilmesine sebep oldu. Tabii ki halen bir tanrı var ve biz onu yanlış anlıyoruz mantığı gütmekte olan ben ve buna tuz biber olan cehennem azabı(!) korkusu bu şeytani(!) fikirlerden uzun bir süre uzak kalmamı sağladı.
Bu süre zarfında, yapabildiğim, bilimsel teorileri ve kanunları araştırıp okumak oldu. Lakin Arzuladığım neticelerin biraz olsun bile yakınına varabilmiş değildim ki o sıralar tipik bir müslümandım.
Derken gerçekleşen talihsiz olaylar ve ardı sıra gelen bahtsızlıklar silsilesi, beni yaratıp(!) bu dünyaya sınav amacı ile yollayan tanrıya olan sitemimin yerini, öfkeyle karışık bir şüpheye terketti. Lakin halen müslüman vizyonumun çerçevesinde yorduğum olayların kısmetse hayırlara vesile olacağı kanaatindeydim. Ve sürekli bu lafz bana dayatılmaktaydı. İçimdeki umudu körükleyen bu hayır olgusu, en azından iyimser bir tavır ile kabullenmemi sağlıyordu.
Ve ne yazık ki hayata karşı bilinçsizce ve şuursuzca bir tavırla eziklik seramonisi sergiliyordum.
Artık varolan sistemi sorgulamanın benim dünyada bir azap(!) çekmeyeceğimi kanıtlamış bulunmaktaydı.
O dönemde, önüme gelene sormaya ve fikirlerini almaya başladım, tabii ki bu fikirleri kur’an ile kıyaslayıp ne derece güvenilir olduklarını deneylemekten de geri kalmıyordum. Fakat vardığım sonucun içler acısı olduğunu görünce, bu işi daha bilgili zat(!)lar ile görüşmenin, Tefsir, Fıkıh, Kelam gibi İslam’i ilimlerin bana fayda vereceği kanaatine vardım.
Ve fakat, ne yazık ki tekrar vardığım sonuç rehber olmaktan öte, tatmin bile etmiş değildi..
Bu sürede, kafamı bilime vermiş, Evrim, Abiogenez ve Kalıtsallık, İzafiyet ve Metafizik, Parapsikoloji, Mistisizm, Siyaset ve Politika, Tarih, Etimoloji ve Antropoloji ve daha bir çok farklı dallarda araştırdığım eserlerin benim kafamdaki fikirlerin değişmesine ön ayak olmuştu. Artık daha mantıklı bir vizyon sahibi olmuştum ve olayları rasyonel bir bakış ile değerlendirebiliyordum. Tabii ki bunun da bana gerekli olgunluğu sağlaması tabiri caizse bonus olmuştu
.. Artık kur’an da ki Surelere ve Ayetlere daha objektif bakmamı ve diğer dinlere olan bakışımın yumuşamasını da sağlamıştı.
Sanırım O Yıllardan Sonra “Deist” Olduğuma Kanaat Getirmiştim.
Benim için Tanrı çok farklı bir “Materyal” halini almıştı.
Dinlerin anlattığı gibi;
Sadist bir Cezalandırıcı, Egoist bir İkoncan, Sapık bir Meta ve yahut Bilinçsiz bir Çocuk olmaktan öte bir varlık halini almıştı.. Tanrı benim kişisel görüşümce;
Hümanist, Realist, Bilimsel ve Demokrat bir olmalıydı ve öyle davranmak zorundaydı.. Yoksa Nasıl olurdu da bütün evrenin sahibi olan bu varlık bunca insani sıfatlara sahip bir ticaret metası olabilirdi ki?
Daha çok bilginin fayda getireceği inancı ile radikal fikirlere önem vermeye başlamıştım. Fakat araştırdıkca mantığımın bana seslendikleri benim Deist kavramlarımı bir anda ezmeye başlamıştı. İnsanların (yaratılışcıların) söyledikleri ve okuduklarım kadarı ile öğrendiklerimin tanrısal olamıyacağını, bilimin bun tür gerçeklere zaten cevap verebilicek kapasiteye sahip olduğunu gördüğümde aklıma gelen ilk soru bu oldu;
Eğer bilim insan yapımı bir olgu ise ve tanrısal bütün gerçeklere cevap verebiliyor ise,
ya insanlar tanrının bildikleri zaten biliyorlardı, ya da tanrı insan yapımı idi..
Farklı bir önerme ile bu soruma da cevap bulmuş oldum..
İnsanlar çocukluk dönemlerinde öcü ile korkutulup uyutulduklarını hatırlıyorum da, sonradan bu tür absürt korkuların gerçek olmadığını öğrendiklerinde, bunun kendi yarattıkları bir olgu olduğunu öğrenirler ve bu davranışı terkederler.. Aynen yarattığımız dünya ile oynadığımız oyuncaklarımızın büyüdüğümüzde artık bize anlamsız gelip onları sandıklara kaldırmamız gibi..
Ve artık insanların tanrı denen olguyu sonradan toplumsal olaylar çerçevesinde yarattıklarını anlamış ve bunun artık kaldırılması gereken bir hayali arkadaş olduğunun farkına varmıştım..
Tanrı insanları yaratmadı, sadece insanlar korkularının eseri olan tanrıyı yarattılar ve doğal olaylarda onu arayarak yücelttiler..
