Septik Bakış Altında Din

” Şüphecilik, Şüphe Etmek, gibi özgür kavramların dinlere göre yalnış olması, dinlerin akılcı yönergelere verdikleri değeri gösterir. Dinler; sorgulayamayan, uyuşuk beyinler ile beslenir..! “

İlk İnsan diye atfedilen Mitolojik kişilik Adem’den bu yana süregeldiğine inanılan bir inanç sistemi var. Tüm inanç fraksiyonlarını içinde zaten barındırdığı da Müslüman bilir kişilerce söylenmekte.
Her ne kadar Din öğretilerinin içerisinde bulunan bir kaç iyi kuramda olsa bu onları tamamen inanılır kılmaya yetmemektedir. Şöyle ki Kusursuz diye atfedilen bir Tanrı var ise eğer, gönderdiği onca rehber öğretilerinde bir şekilde net ve açık bir dille kusursuz olması mecburiyet gerektirir.

  • Bergson’a göre din, zekanın dağınıklığı ve çaresizliği karşısında doğanın koruyucu tepkisi ve daha da ileride hayatın bütününe bağlanma, hayat hamlesinin en derinidir.
  • Edward Sapir’e göre din, günlük yaşantının anlaşılmaz ve tehlikeli ortamı içinde gönül huzuruna iç huzuruna götürecek bir yolun bulunmasıdır ve çok karmaşık bir yapıya sahiptir, doğa ve toplumla ilgili olguları açıklamada insanlara yardımcı olur.
  • Psikologlara göre din bir üst benlik olayıdır. Bireyi topluluğa bağlayan kişisel yapısının projeksiyon aracılığıyla belirlediği ikincil kurumlardır. Sosyologlar ise dini toplumla açıklarlar.
  • Sosyoloji dine kutsalın toplum hayatındaki deneyimi olarak bakar.
  • Parsons’a göre ise din, kainatta insanın yeri, insanın diğerleriyle ilişkisi, çevresi ve diğer insanlarla ilişkilere bağlı olarak arzu edilir olan ve olmayan şeyler hakkında geliştirilen ve gerçekleştirilen bir anlayıştır.
  • Tasavvuf ve din psikologlarına göre din, insan-ı kamil insan olmaya sevkeden bir disiplindir.
  • İslam Peygamberi Muhammed bin Abdullah‘a göre “gittiğiniz yoldur“.
  • Satanist kilisesinin kurucusu Anton Szandor Lavey‘e göre insan yaşamını etkileyen her türlü elektriksel alandır.

Kaynak : Din [Wikipedia]

Bu kadar spekülasyon aklınızı karıştırmasın. Dinin yerleşebilmesinde ki öncelikli nitelik; kişinin yeter derece cahil olması. Ne kadar katı bir tanımlama.. Lakin kişinin sorgulama yeteneğini söküp alan ve mutlak cezalandırıcının gazabı ile korku temelli bir dikta kuruluyorsa, bence bu tanımlama gayet doğru mantık ile yapılmıştır diyebiliriz.
Genel anlamıyla din, doğaüstü bir nitelik taşır, mukaddestir ve değişmezdir (dogmatik).. Gönülden bağlanmayı, yani teslimiyeti bekler..
Koşulsuz itaat bekleyen bir öğreti ne derece bireyin özgürlüğünü düşünür ve aklına hitap eden bir mantık taşır? Tam teslimiyet isteyen ve dünyadan (Maddesel evrenden) soyutlanma koşulu taşıyan bir öğreti, bunların karşılığında ise tam anlamıyla kanıtları bulunmayan ve daha niceliği bile ispatlanamamış bir “Ahiret” kavramı ödüllendiriyorsa yahut cezalandırıyorsa, ne derece güvenilir olabilir?
Size tam anlamıyla bir ütopya sunuyor ve sizden bu ütopyaya koşulsuz bağlılığınızı bekliyor.
Ve birey algılayamadığı veya sebebini bilemediği bu tür umuda hitap eden ütopyadan beklenti içerisine giriyor.
Bireyin beyni uyuşturularak, ve sürekli tekrarlanan kavramlar ile esir edilerek tam bir koyun (Mürid – Mümin) haline getiriliyor. Öğretilerinin tabulaşması ve kural niteliği kazanması içinse bir tür tanrısal sözler risalesi getirip önüne sunuyor. Tabii ki olan burda meşrulaştırma işleminde farklı birşey değildir.!
Sürekli bir önceki kavramların değiştirilip önümüze sunulması tarihin tekrarlamasından ibarettir. Dinler yeni şeyler sunmuyor. Sadece birbirlerini tekrar ediyorlar. Ufak tefek düzeltmeler ile meşruluk kazanıyorlar.
Bana ahlaklı olmamı öngören bir dine kıyasla, benim mantığımın bana ahlaklı ol demesi bana cazip ve inanılır bir kaynak olarak görünüyor.
Netice de Evrensel İnsan Hakları Beyannameside [Kaynak:Beyanname] aynı etik değerleri öngörüyorsa ve birbiriyle çelişmeyen yahut kişisel şehvet izlenimler vermeyen bir yapıya sahipse yada farklı bir örnek ile, Şeriat’ın bana söyledikleri, benim Anayasam’da mevcut ve daha insan, değerler ile yazılmıştır.. Bu demektir ki, insanın hayatta yaşayabilmesi için ve rehberlik edinebileceği bir kurallar olması gerektiğinde Dinler Sadece Gereksiz Birer Lüks Konumundalardır.
İnsanın yaşaması için dinlerin ölmesi gerektiği kanısı bence de mantıklıdır..

Yorum yapın

Kategorisi Araştırmalarım

İnanç Bir Ütopyadır.!

Zaman kavramının insan hayatında ki büyük payını hepimiz biliyoruz. Bilimsel olarak bakıldığında, gözlemlenen zaman da insan evrimi söz konusu.
Evrim kuramı, yalnız fiziksel form değişimi yahut doğal seçilim süreçleri (Örnek verilmiştir) ile sınırlı değildir. Evrim (Değişim) zamanın ve insanın her noktasında/alanında gelişen komplex bir olgudur. Nitekim, duyularımız ve bağlı gelişen tepkilerimiz de, zaman ve mekandaki etmenlere bağlı olarak sürekli değişim gösteriyor. Kesin olarak bildiğimiz bir kavram var ise değişimdir. Şimdi inanç ve etmenlerinin, insan hayatı içerisinde ki evrimini (Din Antropolojisi) göz önüne almalıyız.
Kişisel deneyim ve gözlemlerim ile vardığım sonuçta gördüm ki; insan inançlarının tetikleyici unsurları; psikolojik durumlardır.. Doğal şartların burada ikinci planda kalmasının sebebi, doğal etmenlerin de insan üzerinde kurdukları bir psikolojik etmen olması söz konusu. Temelde durum aynıdır.
Beynimizin algıladığı her kavram, bilincimize farklı unsurlar katarak, bu yolda verilen; gayri ihtiyari de olsa tüm değişimleri olumlu yahut olumsuz bir temelde etkilemesidir..
İnancın temelindeki psikolojik etmenlerin sürekli değişim göstermesi (Bilimsel bulgular) ile, inanç da zincirleme reaksiyon ile gelişiyor. Olumsuz yada olumlu olması gerekmez, nasıl ki insanlar ilk çağlarında politeist inançları gereği, birde fazla tanrılarının olduğunu kabul ediyorlarsa; şimdiki modern çağlarda bu inanç monoteist inanca evrilerek, karakterler (Melekler-Cinler-Şeytanlar) bazına indirgenmiştir.
Hiç bir inanç çöpre gitmemiştir. Şu yada bu şekilde form değiştirerek yahut etkilerini diğer aşamada ki fikirlerde gösterek varlığı devam ettirmiştir..
Bakınız: Yıldırımları tanrıların gazabı zanneden bir ilk çağ toplumu, inançlarında ki bu unsurun, bilimsel bulgular ile aydınlatılması ile, “bu inancı terk etmediler..” Aksine inanç da bilim gibi sürekli değişim göstererek farklı formlara indirgendi..
Şimdi ise doğal olaylar; “Tanrının görevlendirdiği büyük bir Ruh’un (Mikail adlı melek)yönlendirmesi altında gerçekleştiği” düşünülmekte.. Çok tanrılı dinlerdeki “gazap” mantığı, tek tanrılı dinlere, bir meleği görevi olarak indirgendi.. Netice de yok olan bir şey yok, sadece değişime uğruyor..
Buraya kadar formülize ettiğimiz evrimsel inanç faktörünün, insan beynindeki yerini iredeledik..Şimdi ise “insan neden inanır” diye soralım..
İnsan neden inanır? Basit birkaç önerme yapabilirim.

Algının yarattığı boşluk diyebilirim..
Algılama biçiminde ki yetersizlik diyelibilirim..
Algıda ki boşluklar diyebilirim..

Birçok farklı yöntem ile sorgulayabilirim.. Lakin ben kendi kişisel inisiyatifimi kullanarak söyleyebilirim ki; ilk teoriden (din) bu yana dogmatik bir miras gibi bırakılan inanç, çok temelli bir fraksiyon haline gelebilir.. Bu sebeple merkezi bir sistem olmaktan ziyade, özgür bireyi sermaye edinen bir virüs olarak tanımlayabilirim..
“Neden İnanırız?” (Bence) Çünkü; sebebini algılayamayız.. Varsayalım ki, yeterli bulgular elimizde olsaydı, inanç veya büyük bir umut beslemek (Ahiret, Tanrısal adalet, Cennet..) sizce de sadece bir lüks haline gelmezmiydi?
Düşünün ki her kavramın cevabı net olarak verilebilen bir dünya (Ütopya) mevcut. Ve birey bu ütopyada algısının kesin ve net cevaplar ile doyurulduğunu biliyorsa sizce dinler ve tanrı gerekirmiydi?
Sonuç olarak inanç da bir ütopyadır.. Kişinin hayalinde kurduğu tüm olumlu kavramların bulunduğu, özlediği adalet ve sığındığı güçtür.
İnanç Bir Ütopyadır..

Yorum yapın

Kategorisi Araştırmalarım

Bilim Ve Tanrı

Çağlar boyu insanoğlu araştırdıkça yeni konular öğreniyor, öğrendikçe sahip olduğu hurafeleri yok oluyor. Tanrıları da vasfını bu nedenle yitiriyor. Bilim yeni yollar, yeni çareler buldukça, Tanrı somutluğunu yitiriyor.. Bilim keşfettikçe Tanrı ölüyor.. Tanrı Bilimin Ellerinde Can Veriyor..

* * *
Yazıma keskin bir hitap ile başladım. En mantıklı açıklamayı yapmaya gayret ettim. Lakin inançlı kimselerin pek hoşuna gitmese de, durum dolaysız olarak böyledir..
İnsanoğlıu anlam veremediği yahut sebebini bilmediği boşluklara Tanrı olgusunu yerleştirerek, anlam kazandırma güdüsünü geliştirmiştir..
Fakat bir yanda septik bakış ve zamanın birliği, bu boşlukların aslında cevaplanabilir birer teknik detay olduklarının farkına vardıkça, o boşluğun sahibi Yüce Yaratıcı, vasfını bilime terk etmek zorunda kalıyor..
Nitekim insan icatları ve buluşları sorulara cevaplar getirdikçe, daha aklımızın ermediği ve yerinde Tanrının bulunduğu onlarca boşluğu doldurmakta zorluk çekmeyecek ve Tanrıyı tarihin sayfalarında gerekli yerine koyacaktır.
Sonuç olarak Tanrı da, Dinleri de Mitolojiler olarak tarihde ki yerlerini alacaklardır.

2 Yorum

Kategorisi Kişisel Eleştirilerim

Tanrının İnsan Hayatında ki Yeri

İnsanlık tarihi boyunca sahnede kalabilmeyi başarmış ender olgulardan biri de, Din ve Tanrıdır.
Etnolojik ve Antropolojik bilimler bu olgunun binlerce ve hatta yüz binlerce yıl öncesinin avcı-toplayıcı toplumlarına dek dayandığını gözlemlemiştir.
Bu olgunun bir kaynakta birleşebildiğinin en temel temaları ise “Kutsal Kitaplar” ve “Peygamberler” olduğu göz önündedir.
Temel gücü bir noktada birleşimi kısmi diktatorya yaratabiliyordu. Nitekim buraya kadar bunca zaman varlığını koruyabilmiş olan bu olgunun silah olarak kullanılması?

Geçmiş tarih bilimsel olarak incelendiğinde, dinin insan üzerindeki etki zamanı ( Büyük Dinler ) 4000 ila 5000 yıllık olduğu gözlenebilir.
Tabii ki her daim bunun vizyonunda oluşan propaganda ile gelen tepkisel reformlar yahut yıkımlar mevcuttur. ( Orta Çağ Skolastik Düşüncesi, Emevi, Abbasi, Osmanlı İmparatorlukları, Haçlı Seferleri, Filistin-İsrail Savaşı, İran Devrimi, Saltanat vs. )

Bu Platformda, halkların dini duygularının yaratmış olduğu zayıflıkların ve cahilliklerin farkına varıp, bunlardan azami miktarda fayda sağlamaya çalışan kişi/kurum/kuruluşlara şahit olmuşuzdur. İyi yahut kötü sonuçlar doğurabilmesinin yanı sıra biliyoruz ki; inanç ve itikad, bireyin fikre, mantığa, felsefik akla, olan yaklaşımında, en temel unsurları etkileyebilen önemli psikolojik etmenler olduğu gerçektir.

Burada dikkat çekmekte fayda gördüğüm bir nokta var..

İnsan inançlarını, zaten cahil olan tabakada, sorumsuzca ve zalimce maniple edebilen ve bunu kendi menfi çıkarları doğrultusunda kullanan bireyleri hatırlayın. Bu kişi insan beynin değerlerini, vecibelerini ve koşullarını sömürerek, yönlendirilmesini sağlamaktadır..

İşte bu noktada iki temel unsur ile müdahale edilebileceği kanısındayım..

  • Bilimsel Eğitim [ Akli ve Mantıki Sorgulama ]
  • Vicdani Dürüstlük [ Suistimal Edilmeksizin Doğruluk ]

Bu unsurlar ile; yozlaşmışlığı, bağnazlığı ve taassubu, tevekkülü, kulluğu ortadan kaldırabileceğimize inanmaktayım..

Eğitim

Ne tür bir eğitimden bahsediyoruz?
En baştaki ritüelimiz; bilimsel mantığın aşılanması ile aslında açıklanabilirliğini artırmak..
Daha geniş tabiri ile; şüpheci bakış açısının verdiği yaklaşımla gözlemleyebilmek ve açığa çıkan noktada sorgulayabilme özgürlüğünü kullanmak.
Birey dogmatik din inancının getirdiği korku veraseti ile, sorhulamanın kötü yanlış olacağı kanısına koşulsuz bağlı kalır.
Stephan Hawking’in Kırmızı Oda Teorisini Hatırlayınız.

Amaç preformal inancın yerleşkesinden evvel genç bireye inisiyatifini kullanabilme gücü ve sorgulama yeteneğini kazandırmak. Eğer ki birey septik yaklaşım ile iradesel bir alternatif üretebiliyorsa, zaten bilimsel verilerin ışığı doğrultusunda doğruyu seçebilme özgürlüğünden faydalanacaktır. Ne yazık ki bu özgürlüğü; genç bireylerin, daha ergen çağa bile girmeden kısıtlandığı ( Okul eğitim müfredatları, Toplumsal baskı, Aile mirası dogmatik inanç vs. ) görebilmek mümkündür.

Günümüzde kimi kişilikler, dini yorum farklılıkları ile bu genç beyinleri, zehirlemekte ve bir cemaat-mürid ikilemi yaratmaktadılar. Aldatıcı fikirlerini genç birey üzerinde oluşan yozlaşmada, derin etkiler bırakacak nitelikte yönetebilir. Netice de zaten gerekli dürüst eğitimi alamamış birey, çeşitli inanç ritüellerinin etkisi ve bilimsel veriler arasında bocalayıp kişiliğine hasar verebilir ve ne yazık ki kendinde sonraki nesilleri de bu yönde sürükleyip aile-toplum sosyolojisi ile olumsuz bir tepki yaratabilir.

Dinin bu genç beyin üzeindeki vicdani, ruhani ve duygusal tatminleri kısırlaşıp, tıkandığında; kişinin kafasında somutlaşan fikirler, ya tamamen bağnazlaşır yada kişilik bozukluklarına dahi yol açabilecek düzeyde derin etkiler bırakabilir. Bunun da toplumdaki değerleri zincirleme reaksiyon mantığı ile etkileme olasılığı yüksektir.
Aynı çevrede yetişen birey, farklı çevrelerde, farklı kişiler ile girdiği fikir alışverişlerinde bu köhne fikirlerini aktarabilir. Sonrasında gerek siyasi, gerekse ekonomik alanlarda ( Varsayımsal Örneklerdir ) türlü icatlar üretmesine yol açabilir.
Sonuçta, taban üzerinde bir ayrım ve bu ayrım neticesinde sınıfsal ayrılıklar gözlenebilir.
( Hoca, Mürid, Şeyh, Cemaat, Hacı.. ) Bu ise toplumu ahlaki çöküntünün eşiğine kadar sürükleyebilir.

Dürüstlük

Tanrı olgusunun manevi baskısı, birey üzerinde birçok yaptırıma sebep olabiliyor. Bu ise toplumsal normların dahi etkilenmesine yol açıyor. Buna olumsuz yönde müdahale eden, özünde yalancı kişilikler; inancın etkisini kullanarak, kişisel varsasyonlarda ve yorumlamalarda bulunarak, kitlesel dönüşümlere taban hazırlayabiliyor. Bu noktadan sonra bile bu etki altında kalmış bireye, mutlak gerçek bile bir safsata niteliğinde gelmesi normaldir.

Neticede varsayımsal olsa bile, taban üzerinde fikri bir örgütlenmenin temeline dolaylı yoldan destek sağlanabiliyor. Bu ise özünde iktidara yönelik ve kişisel diktatorya yahut teokratik bir zümrenin hali hazırda, fraksiyonel birlikteliklere sahip olarak, yönlendirici bir tür azınlık gücüne sahip olmalarını olanaklı kılıyor. Bu çerçeve de birey vicdani dürüstlüğünün verdiği sahte hazları din ile tatmin edecek, cahilliğinin verdiği egosunu kurtardığını düşünüp bağlı kalacaktır..

Dinin toplumlar üzerinde yön tayin edici etkisi göz önüne alındığı takdirde, temelde hedef alınan bireyin; bir noktada vicdanı sömürülerek, güdülen politakaya bağımlı kalması sağlanıyor.

Kişinin beynindeki inancı ikonize ederek, tabular vasıtası ile onu bir nevi korku kafesine kapatması kolay olabiliyor. Bu yolla özünde doğru bile olsa, din veya inanç amacında saptığı için bireyi hedef alan bir kitlesel silah haline dönüşmüştür.
Bu amaç doğrultusunda silah haline gelen bu asalak fikir; sembolleşerek, kişiyi düzene bir tür besleyici damar vazifesine getirebiliyor nitekim, toplumsal bir saldırı ve etki aracına dönüştürebiliyor. Sonuç olarak zamanla ekilip meyvaları toplanan, yoz ve karanlık bu asalak fikirler, bir sonraki kuşak için, bu temeli atmış sözüm ona ruhani “lider” için büyük ve bağlı bir “cemaat” sağlamış oluyor.

Not: Dinin insan hayatı üzerinde ki faktörleri göz önünde bulundurursak, zamanla edinimlemiş olduğu alışkanlıkları da bu yönde gelişeceği için, artniyetli bireyin farklı taleplerini yerine getirmeye amade bir deyim yerindeyse “kul” haline gelecektir.
Bu kişinin bu kul cemaatine hitabeti de pek sorun olmasa gerek..!
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise, kişi bu fikirlerin etkisi altına girmeden kurtulabilmesinde yatıyor. Aksi taktirde, bünyeye yerleşen bu asalak fikirlerin hali hazırda atılması pek mümkün olmayan uzun süreç olabiliyor.

2 Yorum

Kategorisi Kişisel Eleştirilerim

Din Dayatmaları..

Dünya tarihi, insanlığın medeniyet sahnesine çıkışı ile çehresini değiştirmiş ve insanlık kültürünün bir yerde kurbanı olmuştur diyebiliriz. İnsan ırkı Din olgusunu hayatına sokmuş ve bunun yayılmasını sağlamıştır.

Bilinen ilk Din “Vedizm” olmakla beraber M.Ö.1500 ile M.Ö.1000 yılları arasında tarihlendirilir.Bu insanlığın en eski kutsal dinidir. Kutsal sayılan kitabı ise “RigVeda” ‘dır. İçinde 128 Kaside (Övgü) bulunan bu kitap aynı tarihlere dayanmakdır.

Bu dinin tanımını, kutsal metni olan “Veda‘ da” yapılmaktadır. Veda; “Bilgi” anlamına gelir. Bu bilgi gözler yoluyla elde edilemeyen bir bilgi türüdür. Çoğunlukla Kulak ile edinilebilecek bir bilgi türü olduğuna inanılırdı.

Bu dinin Tanrıları; İndra, Mithra ve Varuna‘ dır.

  • İndra; doğa tanrısıdır. Gök gürültüsünün, fırtınanın ve yağmurun tanrısıdır. Aynı zaman da savaş tanrısı olarak da geçer.
  • Varuna; akıl tanrısıdır ve ilk olarak gök, fakat daha çok göğün -yıldızlı göğün- tanrısıdır. Varuna daha sonra doğanın düzgün işlemesini sağlayan Evrensel Düzen Tanrısı ve dünyaya gözkulak olup insanlığa yol gösteren Ahlak Tanrısı haline gelmiştir.
  • Mithra; gündüz, göğün ışığının ve aynı zamanda Hakkın Tanrısı’dır. (Her şeyi gören tanrıdır.) İnsanlar arasında adaletin iyice egemen olmasını sağlamakla yetkilidir.

Kaynak : Vedizm [ Vikipedi ]

Şimdi Bu Teknik Bilgilerden sonra incelememize geçelim..

Vedizm’in gelişmesi, ölümden sonra yaşamanın birbirini kovalayan çeşitli hayatlar içinde gerçekleşmesi yolunda olmuştur. Bu ise, yeni bir erdem ölçüsü getirmiş bulunmaktadır. İnsan iyi davranışlarla yaşamışsa sonraki hayatında iyi bir bedene, kötü davranışlarla yaşamışsa sonraki hayatında kötü bir bedene girecektir. Bu ise, iyiliğin armağanı, kötülüğün cezasıdır.

Reenkarnasyonun esas olduğu bu inanış biçiminde ki fikre dikkat edelim. Vedizm, İnsanların bir tür Kast sistemi içerisinde yaşadığı bir döneme tekabül etmekteydi.

Bu sistemin başında din adamlarının, “Brehmenlerin (rahip) kastı” gelmektedir. Din adamlarının altında prenslerle savaşçıların kastı olan “Arya Kastı” vardır. Bundan sonra, işçilerin ve kölelerin “Çudra Kastı” yer almaktadır. Bunların dışında da insanlığın en aşağılığı sayılan “Paryalar” vardır. Paryalar kastında yaşayan insanlar genellikle dilenciler ve benzeri bir hayat sürmekte olan kölelerdir.

Böyle bir sınıfsal ayrım içerisinde yaşayan insanların arasındaki erdemlilik ölçütleri de farklıydı.
Erdem bütün bu sınıflarda ayrı bir ölçü taşımaktadır. Bir kastın erdemi, öbür kastın erdeminden başkadır. Erdem bir sınıfa göre almak, bir başka sınıfa göre vermektir. Rig-Veda’nın onuncu kitabının onuncu şarkısı şöyle biter: “İnsan bir Brehmen’e bir inek verirse bütün alemleri elde etmiş olur.

Kaynak : Vedizm [ Yeni Makale ]

Buraya kadar ki kısım Bilimsel İncelemeler sonucu ortaya atılmış araştırmalardır. Şimdi de İslami kaynakların bizlere verdiği bilgiye bir göz atalım.

İnsanlığın ilk dîni, ilk insan ve ilk Peygamber “Hz. Âdem Aleyhisselâm’a” gönderilen ve Allah’ın bir olduğu inancına dayanan “Tevhid” dînidir. Sosyolojik araştırmalar da insanlığın ilk dîninin tevhid dîni olduğunu ispatlar mahiyettedir. Nitekim dinler tarihi araştırmacısı ve sosyolog “Schmidt“, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan “Pigmeler” üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu, bunlarda “tek tanrı inancı”nın olduğunu ortaya koymuştur. Schmidt’in bu tesbitleri, “Durkheim’in“, insanlığın ilk dininin “totemizm” olduğu yolundaki iddialarını çürütmüş, bu konudaki yaygın Batılı kanâatleri yıkmıştır.

Kaynak : İslami Kaynaklara Göre İlk Din [ İlahi ]

Şimdi P.Wilhelm Schmidt ve Émile Durkheim‘in araştırmalarını inceleyelim.

P.Wilhelm Schmidt, etnolojinin esas görevinin, insanlığın başlangıcına yaklaşmak ve insanlığın
en eski dinini de keşfetmek olduğu düşüncesini sürdürürken etnoloji bilimine de bir görev
yüklemektedir. Çünkü Schmidt’e göre etnoloji insanlığın maddi kültür öğelerinin yanında, dini
öğeleri de incelemelidir.
Etnoloji içerisinde kültür tarihi ekolü, insanlığın en eski kültür aşamasının avcı-toplayıcılar olduğunu bulmuştur. Bu avcı-toplayıcı kültürler aynı zamanda Schmidt’e göre, insanlığın en eski dinini temsil edebileceğini kabul etmektedir.
Schmidt, dünyanın dört bir tarafına yayılmış olan bu kültürlerde dini benzer öğeleri geniş bir analizden sonra ortaya koymuştur. Bu ilkel kültürlerdeki temel ortak özellik yüce varlık inancının hakim olmasıdır. Bu Yüce Varlık yaratıcıdır. Ama aynı zamanda ahlaki kanunlar koyan ve bu kanunlara insanların uymasını isteyen bir yüce varlıktır. Bu insanlar Yüce Varlık’a dua,kurban ve seremonilerle yaklaşmaktadırlar

Émile Durkheim “Les Formes Êlémentaires De La Vie Religieuse” ( Dini Hayatın İlkel Biçimleri ) adlı eserinde bugün bilinen en basit, en ilkel dini ve onun esaslarını keşfetmek ve analiz etmek hedeflenmiştir. Bir dini sistem, şu iki koşulu yerine getirdiğinde onun gözlemlenebilir en ilkel din olduğu söylenebilir. Birincisi, bu dini sistemin organizasyonlarının basitliği başka hiçbir toplumda bulunmayan bir şekilde olması; ikincisi, bu dini sistemin kendisinden önceki başka bir dinden herhangi bir unsur alınmaksızın açıklanabilir olması gerekir.

Bu iki bilim insanı ve araştırmaları dolayında anladığım kadarı ile sosyolojik ve etnolojik etmenler doğrultusunda ortaya çıkardıkları teorilerin açıklanabilir ve doğruluk payı yüksek birer teori olduklarını çıkarabiliriz.

Şimdi M.Ö. 1500 yıllarından başlarsak eğer, ve bu bilgiler ışığında “bir insanın kendi dininin tamamen “Özgün” ve “Tanrısal” olduğunu ne derecede doğrulayabiliriz” sorusunu sormak istiyorum.

İlk dinler bile bireyin diğer hayatlarından bahsederken, şimdi ki modern din bilgilerinin bana ahiret olgusunu dayatmaları ne derece doğru bilemiyorum.
BuS
Şimdi insan olarak apolejetik (savunmacı) gaye gütmeden ve ideolojik muhalefet tavrı içine girmeden, olgusal temelde araştıran ve analiz eden bir mantık çerçevesinde dinleri mantık ile kıyasladığımda her birinin birbirinden etkilenmiş birer zincirleme din olduğunun kanısını çıkarabilirim.

İlk dine baktığımızda karşımıza çıkan mantık ile son din arasındaki mantık, formal değişiklikler haricinde aynı ve aynı amaca hizmet ettiği görülebilir. Biri Politeist Diğeri Monoteist. Farkları burada ortaya çıkıyor, ve fakat bu farkların gözetebileceği pek bir ayrım olmayabiliyor. Netice de bu iki din arasında yıllar var ve bu yıllar penceresinde birbiri ardına gelip geçen zaman da birbirlerine kattıkları binlerce unsur olmalı.
Helen kültünün Pagan kültürüne kattığı olgular ile Pagan kültünün Arap mitolojisine soktuğu olgular arasında fark olmayabiliyor. Kanıtlar doğrultusunda İslam dini de bir Arap dini olduğunu göz önüne alırsak, Müslümanların birer Helenistik İnanç sahibi oldukları yönünde bir mantıklı önerme yapabilirmiyiz?

Yorum yapın

Kategorisi Araştırmalarım

##TITLE##

##CONTENT##

Yorum yapın

Kategorisi Genel